Yanlış Yönetilen Türkiye Ekonomisi

Yanlış Yönetilen Türkiye Ekonomisi

Tüm Türkiye’nin bildiği gibi Türk lirasının değer kaybı son iki haftada %10’u geçti. Bu artışla beraber Türk lirası 2021 yılının başından bu yana değer kaybı ise %70 civarlarına ulaştı. Değer kaybının bu denli fazla oluşu hem Türkiye’de hem de dış piyasalarda büyük yankı buldu. Peki bu değer kaybını neler oluşturdu?

 

Bu değer kaybını daha iyi anlamamız için mevcut iktidarın ekonomik politikalarını ele almamız lazım. Herhangi bir ülke para biriminin değer kazanmasını istiyorsa 2 temel yolla yapabilir.

  1. Uzun vadeli olarak tarım, teknoloji, sanayi ve bilim yatırımları yaparak.
  2. Dış yatırımcılara güven ortamı sağlayıp ülke içine döviz yatırımı yaptırarak.

Ama görüyoruz ki mevcut iktidar, var olan hizmet kaynaklarının (sanayi, üretim, ulaşım, iletişim, eğitim vb.) özelleştirerek, tarım yapan çiftçiye yardım yerine düşük faizlerle yüklü borç altında bırakarak tarımsal üretimi neredeyse durma noktasına getirerek, ihracatı minimum seviyeye çekerek ülke içine giren dövizi azaltıp ithalatı maksimum seviyeye çekerek döviz çıkışını arttırmıştır.

Bunun yanı sıra cumhurbaşkanının yürütmüş olduğu dış politikaların güvensizliği ve saldırganlığı ile beraber TL kurunun bu kadar dalgalanmalara sahip olması dış yatırımcıların gözünde güvensiz bir yatırım bölgesi algısı yaratmaktadır. Dış yatırımcılar yarının ne olacağı belli olmadığı bu ülkede yatırım yapmamakta veya halihazırda yatırımı olan şirketler yatırımlarını geri çekmektedir.

Bundan dolayı TL’nin değeri gün geçtikçe erimiş ve bugünlere gelmiştir.

Mevcut iktidar TL’nin değer kaybetmesini engellemek için Merkez Bankası’ndaki rezervleri yok uğrunu satmış ve Merkez Bankası’ndaki tüm rezervleri bitirmiş olup yine de bu çözüm yeterli olmamıştır. Dolar en fazla 11 TL’ye kadar gerilemiştir.

Bu yüksek dalgalanmalar ülke içinde dolar yatırımcıları, esnaf, yerli şirketler ve birçok insanı çok kötü ekonomik zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır.

Bütün bunlar gerçekleşirken bir yandan da dolar kaybının bizim gözümüzde kuruşlarla değişiyor gibi gözükmesinin yanında dış borçlanmamızı milyonlar değerinde etkiliyor. Bu etkilenme ise her geçen gün bu milyonlar değerindeki dış borcumuzun daha da artmasına sebep oluyor.

Bu değer kaybı artık ekonomik bir krizden çıkıp siyasi bir krize evrilmiştir. Krizin son bulması için öncelikli olarak ülkedeki siyasi ortamın ılımanlaşması gerekmektedir. Bu çözüm ise mevcut iktidar ile gerçekleşebilecek bir durum değildir. Yeni kurulacak iktidarın bu ekonomik krizi çözmesi için gerçekleştirmesi gereken öncelikli koşullar şunlardır:

-Özelleştirilen tüm hizmet sektörleri kamulaştırılmak zorundadır.

-Çiftçi üzerine yüklenen maddi ve manevi yükler azaltılmalı, iktidar tarafından ham madde, finansal ve ihracat yardımı yapılmalıdır.

-Ilıman iç/dış siyasi politikaları yürütmelidir.

-Uzun vadeli eğitim, bilim, teknoloji, tarım ve sanayi yatırımları yapılmalıdır.

-Kaybedilen yerli/yabancı yatırımcılar yeniden kazanılmalıdır.

-Küçük esnafın alım gücünün arttırılmalıdır.

-Halkın alım gücü ve iç tüketim arttırılmalıdır.

Yapılacak bu koşullar sonrası TL’nin değerini arttıracak ve ülke refaha çok olmasa da ulaşacaktır. Hem yerli/yabancı yatırımcılar hem Türkiye halkı bu yüksek fiyatlar, faizler, sürekli yükselen enflasyondan kurtulmuş olacaktır.

Bu konuda bilgilerine ihtiyaç duyduğumuz ekonomist Nazır Kapusuz’a bazı sorular sorduk. Bakalım o neler söylüyor:

Türk lirasının değer kaybı ve istikrarsızlığının sebepleri neler olabilir?

Enflasyon paranın değerini düşüren bir olgudur. Haliyle birçok ülke enflasyon ile mücadelede yaptığı şey aslında yerli para biriminin değersizleşmesini önlemeye çalışmaktadır. Merkez Bankalarının ilk hedefi de hep bu yüzden fiyat istikrarıdır. Aslında derdi hayat pahalılığını vs. önlemek değil, paranın değerindeki değersizleşmeyi önleyecek politikalar uygulamak. Ancak Türkiye’de enflasyonla mücadele TÜİK Başkanı’nı sık sık değiştirerek yapılıyor. Yani bir nevi sopa ile. Merkez Bankası’nın ise ne yaptığını henüz bilen bir kişi bile yok. Son başkan da zaten geçmişinde finans deneyimi olmayan bir kamu bankasının insan kaynaklarından sorumlu genel müdür yardımcısı. Titrinin başındaki Prof. Dr. unvanı ise şu anda Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkan Vekili Erişah Arıcan’ın Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Bankacılık Anabilim Dalı Başkanlığı döneminde 4 yıl içinde yani bir rekor hızla alınmış unvanlardır. Haliyle bilmesine de pek imkân yok.

Onun ve herkesin yerine ekonomiden anlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan var. Erdoğan ise bu anlamda oldukça farklı bir politika izliyor. Tabi Türk lirası sadece bu yönetim sorunları nedeniyle değer kaybetmiyor. Genel olarak AKP dönemi milyarca dolarlık özelleştirme, yoğun akan yabancı sermaye ile uzun bir süre bu politikaları sürdürebildi. Ancak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yabancı fonların geri çekilmeye başlaması, özelleştirecek bir şeyin kalmaması üstüne üstlük de bazı sermaye çevrelerine bütçeden garantili taahhütler verilmesi olayların çıkış nedeni Ancak bu nedenin hızlanarak bu sonuca gelmesi ise yönetimsel bir beceriksizlik.

 

2) Siyasi gelişmelerden bağımsız olarak ekonomiyi birinci derecede etkileyecek bir şey ne olabilir?

 

Ekonomi basit bir şey aslında. Artıda olmak için girdilerinizin çıktılarınızdan yüksek olması lazım. Uzun yıllar bu ülkedeki tek girdi betonlaşma. Son 15 yılın yatırım harcamalarına baktığımızda örneğin inşaat yatırımları eğitim yatırımlarının 20 katı seviyesinde. Biz 20 yıl boyunca plazalar, alışveriş merkezleri, otoyollar, köprüler yapmışız ama eğitim harcamaları ona eşlik etmemiş. Neden özellikle eğitim diyorum çünkü orta ve uzun vadede girdinizi artıracak bir yatırım aracı. Tabi çıktılara da bakalım. Çıktılar kısmında da gelir dağılımındaki eşitsizliği görüyoruz. AKP iktidara geldiğinde ücretlerin payı GSMH içinde %56 iken şu anda %29’a kadar düştü. Artan ise sermayenin payı. Yani inşaat ile yaratılan büyümeden sermaye faydalanmış. İktidarın yıllarca politikası sermayeye teşvik en yoksula da sosyal yardım vermek oldu. Haliyle bu girdi ve çıktılar arasındaki dengesizlik şu ana da yansıyor.

Türkiye’nin ürettiği girdilere bakalım. İstanbul’da bir otobüs durağı var adı “Fabrikalar”. Durak sanırım Tüm Türkiye’nin en yoğun plaza bölgesi. Normal tek bir bina yok. Hepsi gökdelen veya AVM. Neden adı Fabrikalar, çünkü İstanbul’un en modern fabrikaları bu bölgedeymiş eskiden. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin bir yürüyüş kolu da tam da bu bölgede başlamış. Bu fabrikalardan birisinin adını vereyim Eczacıbaşı İlaç. Firma aynı adla devam ediyor ama artık ilaç üretmiyor. Firmanın en büyük geliri eski fabrika binasına kurulan AVM ve gökdelen ve rezidanslardan gelen kira geliri artık.

Türkiye son 15 yılda böyle bir dönüşüm yaşadı. Fabrikalar kapandı, yenileri daha çok taşeronlaşan ucuz emek sömürüsüyle ayakta duranlar, yerlerine beton yığıldı. Eğitime yatırım yapılmadı. Bunu çok uzattım ama son bir örnek vereyim. Türkiye’de doğan ve yabancılara satılan en değerli şirket bir oyun şirketi oldu. Katma değer anlamında söylüyorum. Belki banka satışları daha yüksek ama zaten içindeki paranın değeri 2 eden banka 3’e satıldı. Ama bu oyun şirketi 1 maliyeti varken 30’a satıldı. Şimdi şu ortamı düşünün eğitimli gençler yurtdışına çıkmaya çalışıyor. Hem bu ülke ona değer vermiyor, özgürlük ortamı yok hem de kalifiye bir elemansa yurttaşında alacağı ücret çok yüksek. Artık misal bundan sonra böyle katma değeri yüksek bir şirket çıkarmamız satmamız eskisine göre daha zor. Ekonomi işte böyle bir şey girdinizin değeri azaları çıktınızı ise sadece belirli bir kesimle paylaşırsanız önünde sonunda o ülkenin ekonomisi zayıflar.

 

3) Türk lirasının değer kaybı anında etiketlere yansırken, değer kazandığında niçin aksini göremiyoruz?

 

Bu konu son dönemim tartışması biraz da iktidarın algısı. Dolar 18’den 12’ye düştü niye fiyatlar düşmedi. Ancak 12 TL’den 18 TL’ye dolar sadece 1 haftada çıktı zaten ticaret durdu. Kimse mal almadı üretimi satışı durduran yerler oldu. Şayet 18 TL’de kalsaydı şu anda görülen fiyatların Ocak ayında %50 daha arttığını görebilirdik.

Örneğin çiğ süte, Süt Konseyi’nin %50 zam kararı aldığı gün dolar 11,95 TL’ydi. Haliyle şimdi yine aynı seviyede ve insanlar neden fiyatlar inmiyor diyor hâlbuki atlanan Eylül ayından bu yana düşürdük dedikleri doları 8 TL’den 12,5 TL’ye getirdiler. Yani son 1 haftadaki düşüşe bakıp son 2 aydaki %50 artışı konuşamaz olduk.

Ama bu güncelliğinden bağımsız konuşursak Türkiye’de üretilen malların %65’i ithal ham maddeden oluşuyor. Haliyle duyarlılığı çok fazla. Her bir birimlik dolar artışının 0,2 oranında enflasyon etkisi hemen yansıyor. 0,4’e kadar etki 3-6 aya yayılabiliyor. Yani herkes fiyatlar neden düşmüyor diye soruyor ben de önümüzdeki 2-3 ay daha fiyatların artacağını öngörüyorum. Tabi TÜİK ne yapar ne eder onu bilemiyoruz. TÜİK’e göre kiralar son 1 yılda %11 artmış, bir otomobilin fiyatı ise sadece %13 artmış. Onlar Alice Harikalar Diyarında…

 

4) KYK burs ve kredi miktarı sürekli olarak artmasına rağmen dolar bazında sürekli geriliyor. Mesela 2016 yılında 134 dolar iken şuan 85 dolara düşmüş durumda. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

 

Ne düşünebilirim ki? Yıllar önce ilk ekonomi muhabirliğine başladığımda haber amaçlı gittiğim toplantılarda sermaye temsilcileri sürekli şikâyet ederdi. Ucuz Çin emeğine karşı rekabet edemeyiz iktidar bizi desteklesin diye. O zamanlar ayda 50-60 dolardan bahsedilirdi. Şimdi Çin’deki 23 eyaletin 22’sindeki asgari ücret Türkiye’deki asgari ücret %50 zam görmesine göre daha yüksek. Ayrıca Çin’de asgari ücret uygulaması Türkiye’deki kadar yaygın değil. Sadece kafelerde marketlerde uygulanan bir ücret. Bir sanayi işçisinin, eğitimli bir mimarın öğretmenin asgari ücret alması görülecek şey değil. Haliyle bu durum öğrencilere de yansıyacak. Biraz önce bahsettiğim konuya benziyor işte, yurtdışında aylık 2-3 bin dolar burs alan öğrencilerle artık aynı olanaklara sahip olamazsınız. Yine yıllar önce üniversitede okurken çalışan öğrenci sayısı çok ama çok azdı. Şimdi üniversitenin yanındaki AVM’de mesaisini tamamlayıp koşa koşa derse yetişiyor.

Şu sık sık söyleniyor. “Dolardan bize ne bizim ülkemiz zaten daha ucuz”. Elbette bu Türkiye için söylenebilir ancak satın alma gücü paritesinde de giderek geriye gidiyoruz. Ayrıca bu kadar dışa açık ihracat hevesi olan bir ülkede sizin armudunuzun fiyatını Alman tüketici belirleyecek. Eğer ona çok ucuz gelir ve talep artarsa üretici neden yurtdışına satmak varken içeride ucuza satsın? Örneğin geçtiğimiz yaz ayında meyve cenneti Türkiye’de tüm meyvelerin fiyatı çift haneliydi ama Erdoğan övündü yaş meyve ihracatında rekor kırdık. Kırarız tabi, TL bu kadar değersizleşince sizin ürününüze talep artıyor ve siz daha pahalı almak zorunda kalıyorsunuz. Armut dedim ama buzdolabı da öyle. Ayrıca bunun öğrenciler için anlamı da daha ayrı. Çünkü KYK kredileri tam anlamıyla bir kredi. Burslu değilseniz bu kredileri beyaz eşya fiyat endeksine göre faizle ödüyorsunuz. Ve beyaz eşya endeksi de tamamen dövize bağlı artıyor artık.

Bu tutarlarla bir öğrencinin yapacağı pek bir şey kalmıyor. Geçtik kendini geliştirme, sanatı kültür faaliyetleri, tatil hakkını, okuyabilmek için çalışmak ve geçinebilmeye çalışıyor. Eminin bu sıkıcı ekonomi yazısı yerine “yurtdışında ücretsiz okumanın yolları” başlıklı bir yazı olsaydı daha fazla tıklanır paylaşılırdı. Hâlbuki bir öğrencinin aylık bursu, Osmangazi’den geçmeyen 2 arabanın geçiş ücreti. Söylerken bile kulağa ne kadar saçma geliyor. Bir yabancıya çeviremezsiniz bile bu cümleyi ama öğrencilere kaynak aktarmak yerine müteahhitlere garanti ödeme yapmak da bu iktidarın sınıfsal bir tercihi. Bu kötü yönetim vs. değil bu bir tercih.

Ama tamamen boş mu bırakıyor o alan, siz aldığınız kredi ile sadece yurt ücretini ve 3 öğün asgari beslenme düzeyini karşılayabilirsiniz belki ama iktidara yakın vakıflar, cemaatler bunları zaten ücretsiz sağlıyor. Devletin yurdu ücretli devletin fon aktardığı vakfınki ücretsiz. Haliyle bu tercih mezun olunca da devam ediyor. Siz iyi bir biyoloji eğitimi almış, KPSS’de birinci olmuş olabilirsiniz ama karşınızda dinle ilgili en köşede bucakta kalmış detay sorularla elenmeniz sağlanıyor.

Kamuda öğretmen/mühendis/maliyeci olamadınız özel sektöre gittiniz. Özel okul öğretmenlerinin sayılı 5-10 okul dışında hemen hepsi asgari ücretle işe başlıyor. Bir mühendis işe başlarken önce ücretsiz haftanın 5 günü işe gittiği stajlarla bedel ödüyor.

Haliyle bir öğrenciye verilen değer onun iş gücü olarak hayatındaki değerinin de devamı. Ama işleyiş hep aynı mümkün olduğu kadar toplumun geniş kesimlerine kaynak aktarmadan bu işi devam ettirmeye çalışıyorlar

 

5) Ekonomideki istikrarsızlığın giderilmesi ve ekonominin iyileşmesi için hangi koşullar gereklidir?

 

Ekonomi tartışmalarında birçok “sabit doğru” tartışılır. Neoklasik iktisadın doğruları ise son yıllarda herkesin doğrusu gibi dayatılmaya çalışılıyor. Bu anlamda sürekli bir istikrarsızlık üzerine sürdürülen bir model var. Haliyle bir şeyi iyileştirmeyi hedeflediğinde sürekli başka şeyleri bozan bir mekanizma. Çünkü mekanizma sürekli bir kazananlar ve kaybedenler diyalektiğinden besleniyor.

Bu anlamda önce faizleri artıralım, enflasyonu kontrol altına alalım, şu bilmem ne kanununda değişlik yapalım tasarrufları artıralım vs. demeyeceğim. Bunları zaten üç aşağı beş yukarı herkes söylüyor. Soruyu başka türlü sormak lazım ekonominin iyileşmesi ne demek? ne olmalı? Piyasa iyileşince herkes iyi oluyor mu? Hayır olmuyor tabi ki. Haliyle piyasayı nasıl tedavi ederiz yerine nasıl bir iyi hayat yaşarız bunu sormamız lazım. Bu iyi hayatı da tüketim odaklı söylemediğim anlaşılıyordur herhalde. Misal barınmayı sürekli dert eden, iş arayan, bulduğu işte sürekli kaygı içinde çalışan, eğitim ve sağlık gibi alanlarda niteliği sadece parası varsa elde edebilen ya da bu kaygıdan dolayı birikimin çoğunu buna harcayan bir yaşam modeli yerine, insanın temel ihtiyaçlarını piyasaya teslim etmemeliyiz.

Belki ülke milli gelir toplamı daha düşük ama daha eşit faydalandığı için insanların daha mutlu olduğu bir ekonomi tarif etmek gerekmez mi?

Kıyamet filmleri var dünyanın sonu geliyor çok az insan hayatta kalıyor mesela.

Eminim ki dünyadaki birçok insanın yapabilme kapasitesi yok olmuş durumda hani ıssız adaya düşsek aç kalırız. Misal bir ekonomist ne işe yarar ki? Bir ekonomistin işe yaramadığı bir ekonomik düzen kurmamız gerekiyor. Örneğin Türkiye son 3. Çeyrek de %10 büyüdü. Ama detaya bakıyorsunuz ücretlerin payı tam %10 küçülmüş. E o zaman toplumun geniş kesimlerine refah getirmeyen büyümeyi ne yapalım? Ki bu büyümenin ekolojik olarak ciddi bedelini ödüyoruz. Tonunu ortalama 40 dolara satabilmek için ülkenin neredeyse üçte birine maden ruhsatı verildi. Büyümenin ihtiyaç duyduğu enerji için incecik akan derelere bile HES’ler kuruldu. Ormanlar sürekli turizm için açılıyor, ekilebilir tarım arazileri betonlaşma yüzünden giderek azalıyor. Emin miyiz büyümek istediğimize. Hem de büyüme arttıkça kaygının arttığı bir toplumla karşılaşıyoruz. Bugün lise seviyesinde bir öğrenciye verilen antidepresan hapların içeriği 1950 yıllarda ruh hastalıkları hastanelerinde yatan klinik hastalar ile aynı seviyede. Doğasıyla, insanıyla bu kadar ağır bir bedel ödemek zorunda mıyız?

Bize zaman ayırıp soruları cevapladığı için Nazır Kapusuz’a teşekkür ederiz.

Yarınların güzel olduğu yemek yerken, taksiye binerken, alışveriş yaparken sürekli olarak etikete bakmayan, cebimizdeki paranın istediğimiz her şeye yetebildiği güzel Türkiye’de görüşmek üzere…

 

Yazar: Emek Berdan Arık

Mustafa Kemal Üniversitesi

 

+1
3
+1
1
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0