Kendi süzgecini yaratmak (II): Okuduğunu anlamak

Kendi süzgecini yaratmak (II): Okuduğunu anlamak

Edebiyat Nedir?

Edebiyat kelimesi, Latince olan “literatüre” kelimesinden batı dillerine geçmiştir. Türkçe’de yan anlamlı kullanılan bu kelime, “belli bir bilimsel alanda ortaya konan eserler bütünü” açıklamasıyla vücut bulmuştur. Türk Dil Kurumu ise bu kelimeyi “olay, düşünce, duygu ve hayallerin sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı” olarak tanımlamaktadır.

Aslına bakılacak olursa edebiyatı bu tür kalıplara sokmak pek mümkün değildir. Zira sanat herkeste farklı şeyler hissettirmekle beraber, başka düşüncelere de yol açmaktadır. Sonuç olarak ise tanımları oluşturan temel şeyin düşünce olduğunu kabul edersek, herkeste farklı yankılar uyandırdığını söyleyebiliriz. Duygu, düşünce ve kalem gücüyle oluşan bu sanat, insana sunulmak amacıyla yazıldığından temeline insanı alır. İnsanı konu edinen diğer her şey gibi bu konunun da belirlenmiş sınırlar ve kalıplar içerisinde kalması takdir edilir ki mümkün değildir.

Neye Edebi Metin Denir?

İnsanların iç dünyalarına girebilmek ve bir etki yaratabilmek adına yazılan metinlere edebi metin denir. Sanatsal zevk aşılamayı görev edinmiş şair ve yazarlar, hayal dünyasını, düşünce ve hisleriyle harmanlayıp kelimelere dökerler ve bunun karşılığında okurdan sadece anlam çıkartmasını değil, etkilenmesini, heyecanlanmasını ve hislerini harekete geçirmesini de beklerler. Düşüncelerini hisleriyle harmanlayıp ortaya koyan yazar, nihayetinde edebi metin denilen, sanatın başka bir dalına hizmet eden, okuru olduğu yerden alıp, başka dünyalara götüren, kimi zaman sorgulatan ve asıl amacı hisleri uyarmak olan bu yazı türünü ortaya çıkarır.

Nasıl Okumalıyız?

Okumak gizli bir dünyanın kapısını bulmak ve onu olabildiğince aşındırmaktır. Anahtarı kitaplar olan bu gizli kapı, her misafirine yeni bir dünya verir ve orada dilediğince yaşayabilmesine müsaade eder. Birçok olaya sebebiyet veren okumak, insanların yapabileceği en sessiz işi başarır ve uyuyan bir zihni uykusundan şiddetli bir şekilde uyandırır. Ne olduğunu anlamayan okur, kendini birden dünyanın en sessiz devrimi içerisinde bulur. Evet, okumak dünyanın en sessiz devrimidir. Kişi okudukça değişmeye, gelişmeye ve kanıksamaya başlar. Bu değişim sadece kendinde kalmaz, etrafına da yayılır. Sessiz devrim böylece görevini büyük bir gururla tamamlar ve kişiye bir ömür yoldaşlık yapar. Okumanın yarattığı düşünsel ve anlamsal beceri, içerisinde bulunduğumuz düzeni anlamaya ve sorgulamaya sevk eder. Sorguladıkça olanla değil olması gerekenle ilgileniriz. Amaçlarımızı bu doğrultuda şekillendirir; buna göre hareket ederiz.

Sadece harfleri bilerek yapılabilecek bir eylem olmayan okumak; çağrışım yapabilmek ve ne ilettiğini kanıksayabilmekten geçen, engebeli olduğu kadar da keyif veren bir yolculuktur. Kolay olmadığı için cazibeli olan okumak, kelimelerin ne ifade ettiğini kavrayabilme sanatıdır. Okur büyük bir ciddiyetle kitabı eline alır ve dünyanın en güzel eserini yapmaya hazırlanır; zihnini, bir çömlekçinin toprağı yoğurması gibi zihnini yoğurur, şekil verir ve son olarak pişirir. Okumanın zihnimize yaptığı eylem sırası tam olarak böyledir. Bilgiler kazanılır, harmanlanır ve sonuç olarak ortaya bir düşünce çıkar. Okumak emek isteyen, unutulmaya gelemeyecek kadar gururlu eylemdir. Bunun sonucunda okuduklarımız yolumuza ışık olur. Bu sayede yol alabiliyor oluşumuzsa gelinen en güzel noktadır.

Okumak için okumak, eylemin gururlu duruşuna hakaret olup, boşa vakit kaybıdır. Okunulan her bir kelimeyi daha önceden duymamış gibi heyecanlanmalı, her birini paha biçilmez nefes gibi içimize çekmeliyiz. Okumaya başlamadan önce, okunacak şeyin bir hayal kırıklığı mı yoksa her saniyenizi hak edecek değerde olup olmadığına karar vermeli, gelişigüzel her kitabı okumamalıyız. Gereksiz bilgilerle dolmak yerine zihnin berrak kalması daha yararlı olacaktır. Kitabı bitirdikten sonra bize ne kattığını sorgulamalı ve edindiğimiz sonuç üzerinde düşünmeliyiz. Okuma alışkanlığının kolay kazanılmadığını ve çocukluktan başlanılması gerekilen bir alışkanlık olduğunu savunan Reşat Nuri Güntekin bu konu hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemiş:

“Niye kitap okumuyorlar demek, niye piyano çalmıyorlar demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay bir şey değildir. Ona göre yetişmek, ona göre hazırlanmak gerekirdi. Okumak, bir kitaptan alınan unsurlarla, kendine düşsel bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu, ta çocukluktan başlayan uzun alışkanlıklar ve alıştırmalar sonucunda olur.”

 Kendi Süzgecini Yaratmak

 Yıllardır bize dayatılmış onlarca bilgi ile yaşıyoruz. Kazanılmış yahut uğraş sonucu varılmış bilgiden bahsetmiyorum “dayatılmış “, “ezberlemek zorunda bırakıldığımız” içi boş bilgilerden bahsediyorum. Bu konu hakkında bir şey yapmak istiyorsak öncelikle ezberletilmiş, doğru ve bize ait olduğuna inandırılmış şeyleri belirlemeli ve bunun üzerinde yoğunlaşmalı ve gerekirse kendimizle uzun süreli çatışmalara girmeliyiz.

İnandığımız ve sahip olduğumuz her şeyi, nesneleri öğrenmeye çalışan bir bebeğin sorguladığı gibi sorgulamalı, sahip olduğumuz her şeyi düşünmeli, kategorize etmeliyiz.

Neden inanıyorum?

Neden bu bilgiye sahibim?

Buna inanmak/ Buna sahip olmak bana ne kazandırıyor?

Buna inanmak/Buna sahip olmak ne kaybettiriyor?

Bu bilgiye nereden ulaştım?

Sahip olduğum ve inandığım şeylerin doğruluk payı nedir?

Bu bilgilere gerçekten sahip miyim, yoksa bir başkasının düşünceleriyle mi yaşıyorum?

Sahip olduğumuzu düşündüğümüz değerleri bu şekilde soru bombardımanına tutarak zihnimizi bu sorularla şaşırtmalı, her şeyi bir temele oturtmalı ve kendimize açıklaması olan gerçekler bırakmalıyız. Ayrımı yapabildikten sonra elimizde neler kaldığına bakmalı ve onların da bize mi yoksa toplum baskısıyla oluşturulmuş gelenekler bütününe mi ait olduğunu sorgulamalıyız. Kendi benliğini yaratmak sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi, sonsuz bir soru evrenidir. Sorgulamak var olmanın temel anlamını oluşturduğundan, insanı bir döngüye sokar. Bu döngü asla durmaz, yorar. Kendi benliğini oluşturmak, kendi doğurmaktır ve olabildiği haliyle sancılıdır. Bildiğimiz her şeyi sorgulatır ve en güvendiğimiz şeylerin ezberletilmiş bilgi olduğunu öğrendiğimizde koca bir yıkımla baş başa kalırız. Bu yıkım, doğumu tetikleyecek en büyük etkendir. Sorgulayamadığımız her konuyu derhal terk etmeli, zihnimizin dışında tutmalıyız. Çünkü sorgulatmayan, eleştirtmeyen her düşünce bize ezberci toplumlardan, kendi benliğini yaratamamış insanlardan kötü niyetli bir “anane dogması” olarak kalmıştır. Bize ait olmayan hiçbir düşünceyi değiştirilmesi mümkün olmayan, bize ait bir kutsallık gibi görmemeliyiz.

Elbette bir yerlerden bir şeyler okuyacak, duyacak ve göreceğiz. Bu başkası gibi düşünmek, başkasının hayatını yaşamak değildir. Bunu yaptıracak olan şey; okunduğu, göründüğü, duyulduğu gibi, hiçbir sorgulamaya yer vermeden, olduğu gibi benliğimize almak olacaktır. Bu ezberlenmiş gelenekten başka bir şey değildir. Bir şekilde edindiğimiz bilgiyi bize sunulanın dışında bir şekle sokmalıyız. Maddesi aynı fakat şekli olabildiğince bize ait olmalı. Alışılmışı parçalayıp kendi değerlerimizi oluşturmalıyız. Aksi halde başkalarının hayatlarını yaşamaya devam ederiz. Üstelik bunun bizim için yanlış olup olmadığını göremeyecek kadar körelerek.

Kendimizi başkalarının düşüncelerine bırakmamalı, gördüğümüz, okuduğumuz, duyduğumuz her şeyi anlamalı ve merak edip düşünmeliyiz. Bunları kendi değerlerimizle yoğurmalı, bize ait olana kadar emek vermeliyiz.

Kendi süzgecimizi yaratmak, hiçbir dogmaya boyun eğmemekten geçer.

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0