Dizi İncelemesi: Uysallar

Dizi İncelemesi: Uysallar

Hakan Günday ve Onur Saylak’ın üçüncü iş birliği olan Uysallar, orta-üst sınıf bir ailenin çatlaklarına ışık tutuyor. “Punk nedir?” sorusu üzerinden plaza yaşamının, şehirli modern ailenin ve toplumun içine karışırken kimliğimiz üzerinde mevcudiyet bulan sisin tasvirini yapıyor.

2017’de vizyona giren Daha ile beraber çalışmaya başlayan Günday ve Saylak; 2018’de puhutv’de izleyiciyle buluşan Şahsiyet ile dijital platformda hikâye anlatıcılığı adına yeni ve kendilerine has bir dil yarattılar. Saylak’ın kamera ile kurduğu estetik, Günday’ın kaleminde ki karanlık ve kirli dünyayı ekrana taşıdı. Böylece dünyaya ait kusurları, kendi yarattıkları bu lisan eşliğinde anlatma fırsatı elde ettiler. İkilinin beraberlikleri geçtiğimiz birkaç yıl içinde imza bir birlikteliğe dönüştü desek yanlış bir çıkarım yapmış olmayız. Henüz üç projenin altında ortak imzaları olmasına rağmen kullandıkları renklerden müziklere her unsur, bu birlikteliğin olduğu bir eser izlediğimizi ayrımına varmayı sağlıyor.

Uysallar ailesinin her bir bireyi, modern şehirli insanın ve aile kurumunun çürümüş noktalarını temsil ediyor. Ailenin babası Oktay Uysal (Öner Erkan) iyi bir okuldan mezun, başarılı bir mimar iken seneler içinde onu Oktay yapan her şeyden uzaklaştığını görüyor. Sahip olmaya çalıştığı her şeyin, yaşamının bir noktasında ona sahip olduğu ve yaşamının iplerini taksiti bitmemiş bu metaların aldığını fark ediyor. Bu farkındalık ile arasında sıkışacağı ikili bir yaşam kuruyor kendine. Eski Punk Oktay olmak için geceleri “özündeki adam”; gündüzleri ise taksitlerini ödeyebileceği adama dönüşüyor. Benzer bir dönüşümün ve farkındalığın anne Nil Uysal (Songül Öden) için de gerçekleştiğini görüyoruz. Aile kurarken kendi hayatına ve kişiliğine dair ayırıcı çizgilerinin yavaş yavaş silikleştiğini, onları belirginleştirmek adına önce fiziksel aksiyonlar aldığını, ardından hayatında esasında yanlış giden şeyin yalnızca sorumluluklarını yerine getiren ve ailesine göz kulak olan kişiliksiz bir bireye dönüşmek olduğunu anlıyor. Bununla beraber plaza yaşamının “eğlenceli” ve sahte rutinine, hayatını orta yerinden bölecek bir yalanla giriş yapıyor ve tıpkı eşi Oktay gibi ikili bir hayat kuruyor. Bu ülke ve dünya içinde hem genç hem çocuk olmanın sıkınıtısını, sınav stresinin ve bu stresin temelde nereye dayandığını, çocuklarından başka paylaşacak hiçbir şeyleri kalmayan ebeveynlerinin çocuğu olmanın nasıl bir şey olduğunu, depresyonu, öfkeyi ve bugünün dünyasının esas realitesini ise abi Ege Uysal (Umut Yeşildağ) ve kardeş Ece Uysal (Nilay Yeral) ile görüyoruz. Dizide gösterilen son Uysal ise Uğur Yücel’in hayat verdiği, Oktay’ın babası Olcay Uysal. Olcay Uysal ile problemli bir babayı, bu babanın geçmişten günümüze çocuğu ve Uysallar üzerindeki tesirini, bir benzerini Haluk Bilginer’in canlandırdığı Berhudar Bey karakterinde gördüğümüz “yalnızlık korkusunu” izliyoruz. Böylece Uysallar’ın dışarıdan bakılınca portre gibi duran aile yaşamının, aslında içten içe her gün çürüyen ve kökleri yavaşça çözülen bir halde olduğunu görüyoruz.

Dizi hikâyesini büyük bir yerden kuruyor ve Punk gibi bir altkültürü işlemesiyle de izleyiciye karşı davetkâr bir tavır takınıyor. Anlatımın dili ile farklı bir boyuta geçen bu davet, öykü ilerledikçe hiçbir yere varamıyor olmasıyla da hayal kırıklığı yaratıyor.

Dramatik yapıyı kurarken bol metafor ve göndermeyle süslenen senaryo, 8 bölümlük bu mini diziyi izlemeyi ne yazık ki zorlaştırıyor. Yoğun ve ağır anlatımı ile bilhassa Türkiye’nin güncel her türlü sorununa değinmeyi, her hastalığına derman olmayı kendine görev edinen Uysallar; günün sonunda tüm bu problemlere çok yüzeysel bir noktadan bakıyor ve öykünün de böyle suyun üzerinde kalmasıyla son buluyor. Yukarıdan birtakım problemler olduğunu, denizin dalgalı olduğunu görebiliyoruz fakat suyun altında gerçekleşenler hakkında pek de derin bir hikâye sunmuyor bize.

Dizinin kendi çizdiği profile karşı duyduğu ciddiyet, bu ciddiyetin izleyici tarafında karşılık bulmasını zorlaştırıyor. Oktay’ın Punk yaşamından Nil’in plaza hayatına karışmasına kadar her şey dizinin bahsetmek istediği düzmece hayattan azade bir sahteliğe sahip. Özellikle Nil, Suat ve Yağmur üçlüsü arasında dönen sohbetler yavan ve çiğ bir vaziyette karşımıza çıkıyor. Beyaz yakalı yaşamını eleştirmek adına kurulan bu sahneler, eleştirileri destekler nitelikte tüketici, gösterişçi, kendilerinin merkezde oldukları tasalara sahip karakterler ile eleştirileri bir noktada destekliyor ve topluma uzattığı iğneyi kendine batırıyor.

Benzer bir problemi Oktay’ın ikili yaşamında ve aforizmalarında görüyoruz. 8 bölümlük mini dizinin küçük bir kısmında yolculuğa dahil olan Fevzi’nin “Punk’ın ne olduğuna dair” yaptığı konuşma, Oktay’ın eskiden gerçek bir Punk olmasına dair referanslara karşın bugünün Punk Oktay’ının karikatürize edilmesi ve gece hayatında bütün Punk yaşamı bu karikatürize unsurlar üzerinden vermesi de dizinin kendine ihanetlerinden biri olmuş. Zira Punk altkültürü salt fiziksel görünüş üzerinden vermek, onun kültürel bir derinliğe sahip olmadığını ifade etmektir bir anlamda. Bu çıkmaz içinde sık sık Danny Boyle’u ve Trainspotting ile ekrana taşıdığı sahici Punk karakterleri anımsadım. Uysallar’daki Oktay eski Punk Oktay olmasa dahi ona dair izleri ve o karakterin gerçekliğini yalnızca eski duvar yazılarında görmemiz ve bugünün Punklarını da basmakalıp bir tarifle izlememiz hayal kırıklıklarından biriydi. Müzik kullanımlarıyla da “Bir Günday ve Saylak Fikri” olduğunu hissettiren uysallar, soundtrack listesindeki Punk şarkıların da eser miktarda olması sebebiyle bu noktadaki beklentileri karşılaşayamıyor.

Uysal ailesinin İstanbul’un ortasında göğü delen bir ev satın alarak kendilerini modern dünyanın ve bu tehlikeli kültürün esiri haline getirmeleri, dizinin sonundaysa kendilerini gerçek bir hapishane içinde bulmaları göze batan ve kurulmaya çalışılan hikâye tarzı açısından oldukça kör göze parmak bir analoji. Benzer bir problem, dizinin başında bahsedilen ve ardından diyaloglar içinde yer alan sis metaforunda da mevcut. Günday ve Saylak’ın kendi sinema dilleri için yaratmak istediği profili, bahsedilmek istenen neredeyse her şeyin bu denli eskimiş metaforlar ile verilmesi sebebiyle klişeler tarafından esir alınma tehlikesi ile karşı karşıya.

Aile içindeki ikiyüzlü tavrı her bir karakter üzerinden ayrı ayrı vermekte bir nebze başarılı olsa da, Uysallar’ı Uysallar olarak tahayyül etmek seyirciye düşüyor. Çünkü dizi kendi içinde her bir karakter için o kadar farklı yollara ve hikâyelere evriliyor ki; günün sonunda bir ailenin hikâyesinden yola çıkarak bize çatlayan bir birlikteliği anlattığını unutturuyor ve hatta bunu dizinin kendisi de unutuyor.

Dizinin kavramsal açıdan sıkıntılı ve kendinin farkında olmadığı bir yerde konumlandığını söylemek mümkün: Moloz karakteri üzerinden verilen ve Oktay’ın da içten içe heves duyduğunu gördüğümüz “anarşizm”, toplumsal bir anarşiden ya da kaos sevdasından ziyade bireyci bir yerden temelleniyor. Topluma dair bir yenilik, gelişim söz konusu değil. Aksine kendini toplumdan ve onun kurallarından soyutlamak isteyen, varış noktası kendi ütopyası olan, bu ütopyayı da yalnızca kendi için ve kendi başına kuran bir anarşist izleme fırsatı yakalıyoruz.

Uysallar’ın en yüzeysel kaldığı, iki erkek tarafından yazılıp yönetildiğini hissettirdiği yer de kadın problemine (beyaz yakalılar özelinde çalışan kadın problemine) değindiği sahneler oldu. Kadınların derdini, günlük hayatta patriyarkal sistem içinde hayatta kalma ve onunla mücadele etme deneyimlerini özellikle Yağmur ve Zehra üzerinden anlatmaya çalışan Uysallar’ın bu konuda sınıfta kaldığını belirtmeliyim. Yüzeysel biçimde bahsedilip geçilemeyecek kadar derin bu sorunları bize sağlam bir hikâye ile izletemiyor Günday ve Saylak. İş hayatında taciz, cinsel saldırı, kadına yönelik psikolojik ve fiziksel şiddet gibi meseleleri öyle sığ bir yerden ele alıyor ki; durumun vahametinden ziyade olan ve biten birtakım hadiseler izliyoruz. Örneğin ne Yağmur ne de Zehra için doğru bir seyir vermiyor dizi. Başlıyor ama ne gelişiyor ne de sonuca eriyor.

Uysallar yerli seyirciyi her ne kadar heyecanlandırsa da dizinin dinamikleri, kurmak istediği öyküyü taşıyabilecek kadar güçlü değil. Bu sebeple vadettiği birçok unsura, diziyi bitirince ulaşamadığımı hissettim. Bana ne Punk’a ne de Türkiye’ye dair yeni bir şeyler söyledi. Aksine sis kaplamış bir İstanbul’un içinde bu kekremiş lafları bir de estetik görüntüler eşliğinde izlememe sebep oldu. Oktay’ın her sabah yıkılan binaları izleyip ardından mimar bir şeyler “yapmaya” gitmesine karşın Uysallar sorunları saptıyor ama onları ne yıkabiliyor ne de yerine yeni bir şeyler getirebilir.

Yazar: Hava Ulaş

Mimar Sinan Universitesi

+1
4
+1
4
+1
0
+1
1
+1
1
+1
1