Wallerstein ve Dünya-Sistemleri Analizi

Wallerstein ve Dünya-Sistemleri Analizi

Egemenlik kavramı ya da miti modern dünya siyasi sistemi içinde inşa edilmiş bir kavramdır. 17. Yüzyıl ile birlikte kendilerini mutlak monarklar olarak ilan eden siyasi yapılar aslında bu mutlakıyet kavramından oldukça uzak bir portre çizmektedir. Mutlak monarklar sadece bu durumda iddia eden bu talepte bulunan bir konumda yer almaktaydı ve bu talep pratik zeminde olumsuzluklarla ya da engellerle karşılaşmaktaydı. Monarklar bu engelleri aşmak amacıyla bürokrasiyi nispeten güçlendirme ve toplumsal özerk otoriteleri ortadan kaldırma politikalarını uygulamaya başladılar. Bu politikalar ekseninde modern! diye tabir edilen devletlerin temel yaptırımları; vergi koyma- özel mülkiyet bağlamında kurallar koyma-mal, hizmet, insan transferine dair sınırlayıcı olma- istihdama dair kurallar oluşturma- firma maliyetlerine dair yaptırımlar oluşturma- tekelleşme ile ilgili eylem planı üretme üzerinde yoğunlaşmadır. Aslında çizilen hayali portre Laissez-Faire olsa da bunun bir yanılsama veya illüzyon olduğu oldukça aşikardır. Öyle ki piyasada yer alan taraflar olan- devlet hiçbir zaman ekonomi politikte tarafsız yer alamaz, bu liberal bir yalandır- üreticiler ve devlet, tam anlamıyla serbest bir ticaretin hayali peşinde değildir. Mallara, kişilere, sermayeye yönelik olumlu veya olumsuz devlet müdahaleleri sistemin akmasının itici gücünü oluşturmaktadır. Bu durum kapitalist ülkelerde genelde kısmi tekel olarak nitelendirebileceğimiz üreticilerin çıkarıyla uyuşmakta ve küçük üretici sınıfın zararına olmaktadır. Keza kısmi tekel vurgusu bu noktada elzemdir çünkü Wallerstein’a göre ‘’ biriktirilen sermaye elde tutulamadığı takdirde, sınırsız sermaye biriktirmek imkansızdır’’. Mutlak ya da daimî bir tekel ne devlete ne kapitalist piyasaya kazanç getiremeyecek, hatta kapitalist sistemin adeta tıkanmasına neden olan etmen olacaktır. Bunun yanında kapitalizmle birlikte üreticilerin, devletin piyasaya hiç müdahale etmemesini arzuladığı fikri de gerçekliği yansıtmamaktadır. Bir devlet müdahalesi ile toplumsal talebin asgariye indirilmesi, efektif talep yaratımı, emek arzının garanti altına alınması sistem içinde neredeyse her üreticiyi memnun edecek bir konumda algılanabilir. Bununla birlikte bu süreç tek yönlü değildir. Kar aslında devlet desteğine erişimin bir basamağıdır, kar elde eden işletmeler kapitalist devletler sisteminde daha çok destek alıp genişleme sağlayabilir (örneğin Türkiye’de büyük olarak adlandırılan yüzlerce şirketin vergi borçları her yıl silinmektedir). Tabi bu noktada bu destek elbette sistemin çarkları altında ezilen emekçilerin veya kısmi tekeller karşısında bir mum alevi gibi kalan küçük ölçekli üreticilerin omuzlarına eklenecek daha fazla yük demektir. Kapitalist piyasa ile çıkar ilişkisi olan taraflı devlet sermaye birikiminin yaratım sürecinde kısmi tekellerle el ele verir-sermaye birikimi belirli bazı kişilerin, grupların, firmaların sermaye birikimine içkindir-. Burada da günümüz Türkiye’sinden bir örnek bağlamında Cengiz-Limak-Kalyon firmaları ile yapılan sermaye antlaşmalarına örnek verilebilir. Devlet kamusal veya özel alanda bir sermaye birikim alanı yaratır ve bu birikim alanı belirli gruplar ekseninde bölüşülür. Bu noktada devlet ve burjuvazi arasında bir kazan-kazan ilişkisi yaratılmaktadır.

Kapitalist sistem-devletler sistemi arasında ekonomik ilişkilerin yanında kültür inşası süreci önem arz etmektedir. Kapitalist sistem üretilen artı değer kavramının tüketiminde bir hayat tarzı veya paylaşım tarzı pompalamaktadır. Bu noktada kapitalizmin bu propaganda savaşında çok başarılı olduğu söylenebilir. Öyle ki yaklaşık seksen yıl boyunca ‘’tek tip insan yaratımı’’ yöntemi ile eleştirilen Sovyet modeli karşısında yer alan küreselleşme kanadı (ABD veya batı) hiçbir baskı unsuruna ihtiyaç duymadan siyasi veya kültürel manipülasyonla kendi tek tip tüketim toplumunu başarıyla inşa etmiştir. Bu durumun tarihsel kökenlerine dair bağdaştırma yapabileceğini gözlemlemekteyiz.

Tarihsel süreçteki kültürel inşa süreçlerine bakarsak Fransız devrimi ile birlikte ortaya çıkan Aydınlanma! düşüncesindeki yurttaş kavramının içeriğine odaklanmamız gerekir. Devrim sonrası 150 yıllık bir süreçte yurttaş kavramı bütüncül kapsayıcı olma hedefinin tam tersine dışlayıcı ötekileştirici bir yapıya bürünmüştür. Bu noktadan hareketle milliyetçilik kavramı bu öteki kavramı ile modern dönemde yaratılmış ve merkez-liberal politikaların taşıyıcısı rolünü üstlenmiştir. Devletler kendi otoritelerini pekiştirmek amacıyla barındırdıkları nüfuslarını ulus haline getirmeyi amaçlamış ve buna uygun politikalar üretmiştir. Erken dönemde devlet okulları, askerlik sistemi, kamuya açık resmî törenler hatta pazar günleri yapılan kilise ayinleri dahi bunun araçları olmuştur. Günümüzde medya, sosyal platformlar gibi devlet aygıtları da iktidarın yeniden inşa sürecine dahil edilmiştir. Sadece bürokratik veya ulus kavramı üzerinden bir inşa olduğunu söylemek determinist olacaktır. Öyle ki neo liberal düzenle birlikte aşk kavramından, ailelerde çocukların yetiştirme biçimlerine kadar geniş bir alan belirli bir kültürel manipülasyonla oluşturulmuştur. Burada kapitalizmin en büyük başarısı, süreç tek tipleştirme tepkileri olmaksızın rızayla oluştu şeklinde pompalaması olmuştur. Bu yumuşak kültürel inşanın belki de en çirkin yansımaları eski sömürge topraklarında veya dünyanın ekonomik olarak nispeten az gelişmiş coğrafyalarında gözlemlenebilir. Öyle ki demokrasi taşıyıcısı! büyük güçler, metropoliten kişilere verdiği güç devrini meşrulaştırma eğiliminde askeri darbeler veya örtülü darbelerle pekiştirme politikalarını denemektedir.

Tarihsel olarak ilkokullar, liberallerin yurttaş yetiştirme kaleleriydi. Hatta 19.yüzyıl sonunda ortaya çıkan ulusal dillerin bu eğitim aygıtı ile inşa edildiği iddia edilebilir. Keza yüzyıl başında çoğu Avrupa ülkesinin bir ulusal dili bulunmamaktaydı. Bununla birlikte ulusal dille eş zamanlı olarak ulusçuluk inşası ile kurumsal ırkçılığın tohumları da dil inşa süreciyle eş zamanlı olarak atılmaktaydı. Bu başarılı! inşa süreci ile artık emperyal fetihler devletin emeli olmaktan çıkıp ulusun tutkusu, yurttaşların emeli haline gelmişti. Keza ABD’nin Manifest Destiny gibi teorisel söylemlerinin yurttaşlar tarafından bu denli benimsenmesi bu kültürel inşanın bir sonucu olarak gözlemlenebilir. Bunun karşıt kanadına Dünyada kuvvetlenen bir işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareketler yerleştiğini söylemek mümkündür. Önce 1848 devrimi sonrasında 1871 Paris Komünü ile liberal çizgiden tamamen kopan Marksist hareket Batı Avrupa-ABD merkezli olarak güç kazanmakta ve örgütlenmekteydi. Elbette kadın veya etnik hareketleri için biraz erken dönem olarak gözlemlenen bu yıllarda işçi sınıfı denildiğinde ilgili ülkenin hakim etnik grubuna mensup erkek işçilerden söz edilmekteydi. Tarih bu süreçten yüz yıl sonra tekerrür edecek enternasyonal arası tartışmalar ve kopuşlarda da bu kavramsal çerçevede tartışmalar şiddetlenecekti. Bu tartışmaların yanında 19-20. Yüzyıllara anarşizm- devlet dönüşümü yolları tartışması damgasını vurdu. Keza anarşist ve sosyalist kanadın Paris Komünü tartışmaları aradan yüz elli yıl geçmesine rağmen varlığını sürdürmektedir. Bunun yanında revizyonist kanat da Bernstein öncülüğünde işçilerin kendi çıkarları doğrultusunda geniş oy hakkı elde etmesi sonucu sosyal demokrasinin geleceğini ve sosyalist toplumun inşasının bu şekilde olacağını belirten iddialar üretmekteydi. Tarih Bernstein ve revizyonistleri haksız çıkaracak liberalizm ve revizyonistler özellikle Avrupa temelinde el ele verecek ve sosyal demokrasi neo liberal politikalarla aynı potada eriyip, sosyalist ideal söylemini unutacaktı. Bunun tam karşısında Lenin ve devrim teorisi yer almaktaydı, Leninist teoriye göre gizli militan örgütlenmesi şehir proletaryasının desteğini kazanacak neticesinde bir ayaklanma yöntemi ile iktidarı ele geçirip, proleter diktatörlükle sosyalist toplum inşası mümkün olacaktı. Wallerstein Lenin ve Sovyet devrimini tarih çöplüğüne çok kolay yollamış gözükse de başarı bu kanattan gelecekti. Önce Ekim Devrimi’nin provası olan Moskova Ayaklanması sonrasında Ekim Devrimi ile neredeyse yetmiş yıllık bir sosyalist proleter devlet inşası mümkün olmuştu.

Sonuç yerine Wallerstein ve temel katkılarından söz edecek olursak, Uluslararası ilişkiler alanında hazır verilen olguları derinlemesine analiz metoduyla yapı söküme uğratması en büyük katkısı olarak gözlenmektedir. Bunun yanında sosyoloji ve tarih-uluslararası ilişkiler alanına getirdiği yeni bakış açısı ve kapitalizmi siyasi-ekonomik-kültürel temellerle açıklaması yönüyle Wallerstein’ın eleştirel yazına katkıları yadsınamayacak kadar önemli bir konumda karşımıza çıkmaktadır.

Başvurulan Kaynaklar: Immanuel Wallerstein: Dünya Sistemleri Analizi