Uyanan Güzel Masalları

Uyanan Güzel Masalları

Cadılar, prensesler, kurtarıcı prensler, mutlak güç sahibi krallar ve kötü kalpli kraliçeler … Bir yerden tanıdık geliyor mu? Hepimizin dayatılmış kültürüyle büyüdüğü gerçeklik dışı masal dünyası…

Masallar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusu yıllardır liberal ve/ya sol kesimler tarafından eleştirilen , dikkat çekilen gündemlerden biri olmuştur. 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan sosyo-ekonomik buhranlar ve süren toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile birlikte toplumsal cinsiyet eşitliği platformları tepkilerini radikal ve sert söylemlerle ortaya koymayı başarmış ve bu eylemlilikler özellikle yaklaşık kırk senelik bir aktivizm sonunda Amerika’da öncü demokrasi hareketi haline gelmiştir. Milenyum Çağı’na girildikten sonra ise bu hareketler öznelerini genişletmeyi hedeflemiş ve bunu başarmıştır. Günümüzde artık cinsiyet eşitsizliği mücadelesi; kendini  üretimden soyutlar vaziyette değil, tam aksine sınıfsal mücadeleyle birlikte var etmeyi öğrenebilir konuma gelmiştir. Bugün her ne kadar LGBTİ+ ve feminizm mücadeleleri farklı başlıklar olarak karşımıza çıksa da , Engels’in sosyo-antropolojik çalışması olarak sayabileceğimiz  ‘Ailenin , Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nden de yola çıkarak cinsiyet eşitsizliği konusunun sınıfsal mücadele boyutuna taşınması gerektiği ve çatışmaların devlet erkinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Üretimden kadını soyutlamanın , patriyarkanın en büyük besin kaynaklarından biri olduğunu düşünürsek; bu tarihsel sürecin genlerimize kadar işlemesinin çocukluğumuza kadar da indiğini düşünmek çok da yanlış olmayacaktır.

Hayata atıldığımız okul sıralarında ve huzurlu uykularımıza dalmak için girdiğimiz yataklarımızda yıllarca kurtarılmayı bekleyen prenseslerin, kıskançlıklarından (!) dolayı cadılaştırılan kraliçelerin ve mutlu sonumuza kapıları açan prenslerin masallarıyla büyütüldük.

Okuduğumuz masalları mitleştirip üzerine komplolar kurmadan incelersek hepimizin durup biraz düşündüğünde tutarsızlıklarını açıklıkla görebilecek birikime sahip olduğunu düşünüyorum. Öncelikli olarak bu incelemelerin psikolojik ve alegorik yorumlamalarını yaptığımızda ortaya çıkan tablo çoğunlukla ‘mağdur, kurtarıcı ve dökülen kan’ şeklindedir. Tüm masallarda olmasa bile bizi büyüten masalların pek çoğunda; kan ve kırmızı motifinin daima mağdur kadınla özdeşleştirildiği ve kurtarıcınınsa mutlak güç sahibi kralın yakışıklı oğlu, prens olduğunu netlikle görebiliriz. Kimi psikolog ve edebiyatçılar mağdur kadının kanının dökülmesinin çoğunlukla bir bekaret vurgusu olduğunu söylerken, ‘bakire’ olmayan bir kadını ancak bir prensin kurtardığı ve hatta bedeninin, cinselliğinin, hayatının geleceğin kralına sunulduğu tabloda kan vurgusunu bu yönde algılamak tutarlı sayılabilecek bir olgudur.  ‘Uyuyan Güzel’ neden çok çekicidir? Çünkü direnmeyen, baygın, savunmasız duruşu ataerkiyi besleyen ve erkek egemen sisteme itiraz etmeyen bir bilinç – beden çizgisi yaratmaktadır.

Öte yandan tarihe baktığımızda mistisizmin ve folklörün birçok alanında gördüğümüz cadılığın, şerrin, çeldiriciliğin yalnızca kudretli kadınlarla özdeşleştirildiğini de biliyoruz.  Bu durumu Avrupa- ki dinlerken büyüdüğümüz masalların birçoğunun vatanı-  tarihiyle de birleştirdiğimizde, Katolik Kilisesi’nde belli bir süre kadınların da söz hakkı olabildiği ancak ne var ki Orta Çağ’la birlikte kadının çeldirici unsur olarak algılanıp dışlanarak yerine ‘din adamı’ kavramının yaratıldığını gözlemliyoruz.  Şaşırtıcı olanınsa, belli bir tarihsel süreçten sonra dinin de neredeyse her coğrafyada erk bir tavır sergilediğini görebiliriz. Bütün bu mistik, sosyolojik, antropolojik süreçlerde ortaklaştırılan durum günümüzde sanayileşme ile birlikte kudretin erkek-egemen sınıfa ait gösterilmeye çalışıldığı durumdur .

Bugün 21. Yüzyıl toplumunda hala daha bakirelik, cinsel arzu, regl, çarpık güzellik standartları gibi konuları tabulaştırıyorsak; bunda en çok da içinde bulunduğumuz tüketim kültürünün etkisini es geçmemek önemlidir.  Gücün, güzelliğin, kudretin, zayıflığın ve buna benzer kavramların sembolleştirildiği ve bu sembollerin herhangi bir bireyde eksik olduğu durumda her türlü varoluş kimliğinden noksanlaştırıldığı, ötekileştirildiği bir toplum yaratılması amaçlandığı açık ve nettir . Çünkü bireyin fikirsizleşmesi, kimliksizleşmesi (evleneceği yaşa kadar uyutulması) demek, sistemin ona fikrini de pazarlayabilmesi demektir.

Masallar, oyuncaklar, kıyafetler, reklamlar ve sayamayacağımız kadar geniş çaplı propaganda ayağı… İlkokul sıralarında başlayan ezici cinsiyet eşitsizliğinin iliklerimize kadar  işlenmesini durdurmak için toplum olarak yeterli birikime, tartışma kültürüne ve farkındalığa sahip olmamakla beraber; evlatlarımızı dahi mülkleştirdiğimiz bir çağda her gün sayısız kadının ve LGBTİ+ bireyin şiddet görmesine engel olamamamız şaşırtıcı karşılanmamalıdır. Çünkü itaat etmenin, sessiz kalmanın öğretildiği bir kültürde; ataerkinin bunu kendine hak görmesi kabul edilemez fakat bir o kadar da beklenmedik değildir . Kanıksanmışlığı kenara koyup, sistemin dikte ettiği kimliksizleşme kültürüne karşı çözüm açık ve nettir: Yaşam mücadelesi veren herkes ya sesini çıkaracaktır ya da sesini çıkaracaktır. Aksi takdirde öğrenilmiş çaresizlik ve sessizlik bizi bugün içinde bulunduğumuz karanlık vaziyetten kurtaramayacak, yaşama hakkımızı da elimizden alacaktır.

Biz bugün yakışıklı prensler tarafından kurtarılmayı beklemeyeceğiz . Çünkü biz kadınlar o masallardaki saf, dünyadan bihaber, güçsüz prensesler değiliz. Biz dünyaya kötülük yayan, büyü yapan, zehir yayan cadılar hiç değiliz.  Kudretli kimliklerimiz cadı değil, prenses olarak da var olabilecek . Kurtarılmayı bekleyen değil, kurtaran olacağız. Çünkü uyumayan güzele, uyumayan prens gelmeyecek.  Boyun eğen değil, sonuna kadar direnen olacağız . Çünkü biz her türlü üretim alanında kendimizi her yönümüzle var edebilecek birikime de, güce de sahibiz. Biz üretmekten de söz söylemekten de korkmuyoruz. Çünkü biz itaatkar değil , mücadeleciyiz.