“Self-investment” toplumu üzerine

“Self-investment” toplumu üzerine

“Zor zamanlar olur

Nasıl çıkarsan içinden

Omurgan öyle şekillenir”

 

Adamlar’ın bir şarkısında böyle bir söz yer alıyordu ve bu söz belki de şimdi hepimizin duvarına asılmalı, aynasına yapıştırılmalı…

Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği son yıllar, emeğiyle geçinenler için ibrenin aksi yöne döndüğü yıllardı. Aslında izlerini takip edebileceğimiz haliyle dünyanın son 30 yılı, tarihsel süreçler içerisinde mücadeleler sonucuna kazandıklarımızın, birer birer elimizden alınışının bir öyküsü. Yalnızca yoksullaşmanın değil, bir “yoksunlaşmanın” da öyküsü. Yani yalnızca haklarımıza ne kadar erişebildiğimize dair bir mücadele içerisinde değiliz artık, aynı zamanda o hakların bizim haklarımız olduğunu kanıtlamak için de mücadele etmemiz gerekiyor…

Yaşasın “self-investment” (!)

En genel düzeyde değerlendirmekten ziyade öğrencilik ile birlikte düşündüğümüzde son 30-40 yılın dünyası, bizim için kesin kodlar barındırıyor aslında: Eğitimde niteliksizleşme, okul yıllarında işçileşme, “ne iş olursa yaparım”a mecbur kalma ve kendine yatırım yapma zorunluluğu…

20.yüzyılın son çeyreğine kıyasla baktığımızda bugün çok daha fazla imkan ve eğitim kurumu, üniversite vb. mevcut. Artık üniversite mezunu ve diploma sahibi olmak çok daha “erişilebilir” ama büyük bir sorun var: Diploma sahibi olmak ekstra hiçbir fayda sağlamıyor! Kaç öğrenci bugün diploması sayesinde belirli kapıları açabiliyor, istediği gibi bir yaşam kurabiliyor? Sonucunda diploma aldığımız eğitimin içi öylesine boşaltılmış durumda ki, aldığımız diploma da bilgisayar oyunlarında envanterimize eklediğimiz herhangi bir eşyadan pek de fazla bir öneme sahip değil.

Bundan da önemlisi, diplomanın “işlevsizliğinin” kaynağı aslında yapısal bir değişikliğe işaret ediyor. Neoliberalizm adını verdiğimiz egemen birikim biçimi, yalnızca metaların ve piyasa ilişkilerinin değil tüm toplumsal yaşamın “ekonomikleştirildiği” bir düzen yarattı. Buna göre artık insan, “siyasal bir hayvan” olmaktan çıkarak piyasa organizasyonunun meta gibi bir parçası olmalı. Dünyada varolan tüm değer ölçütleri, kıyaslamalar gitgide borsa piyasalarının imitasyonlarına dönüşüyor: Kaç “like” alıyorsak o kadar dolu dolu bir hayat yaşıyoruz, hangi kitap en fazla satış rakamına ulaşıyorsa o kitap en iyi kitap, hangi üniversitede okumak “en kârlı yatırım” ise o üniversitenin eğitimi en iyisi…

Karıştırılmasın: Her şeyin “ekonomikleştirilmesi” eleştirisi, yaşamımızın ekonomik bölüşüm ve paylaşım ilişkileri tarafından belirleniyor olmasının eleştirisi değil, amacımız bu gerçeğin yadsınması hiç değil. Bu eleştiri, ekonomik eşitsizliklerin keskinleşmesinin doğal sonucunun, beraberinde yalnızca ekonomik durumumuzu toparlamaya çalışmak uğruna bir ömür heba ettiğimiz bir yaşamı zorunlu kılmasına yönelik. Sınıfsal ayrımın ucu keskinleştikçe, bu uç kendisine batan yoksul kesimler, bizler, bu sivrilikten kaçınabilmek uğruna çok daha fazla bencilleşmeye, kendimizi düşünmeye, “yarışı kazanmaya” mecbur bırakılıyoruz.

Ortaya ne çıkıyor? Yegâne amacı sertifikalar kazanmak, ders saatlerini doldurarak mezun olmak ve farklı farklı “yeterlik belgeleri” elde etmeye çabalayarak kendi “pazarlık gücünü” arttırmaya çalışan bir insan tipolojisi. Bu insan pazarlık gücünü artırmak için “kendine yatırım yapmak” (self-investment) konusunda her geçen gün üzerine eklemeli. İşte her şeyin ekonomikleştirilmesi, bizi de piyasanın basit birer unsuru olarak bu “pazarlık gücüne” (bargaining power) endeksliyor. Eğitim sürecinde ne öğrendiğimizden, insanlığa faydası olacak hangi fikirleri düşünüp ürettiğimizden ziyade ne kadar “prestijli” bir profilimiz olduğuna bakılıyor.

Tüm öğrencilik hayatımız boyunca “1 koy 5 al” kampanyaları etrafımızda dönüp duruyor. Her şeyin ekonomikleştirilmesi, ekonomik karşılığı diplomalar ve sertifikalar kadar yüksek olmayan (sanat, felsefe, aşk vb.) ancak insan hayatının vazgeçilmez bir parçası olan şeylerin de neoliberal egemenlik altında bayağılaşmasını, niteliksizleşmesini doğuruyor.

Karalar mı bağlamalı?

Bir yazının sınırlarını aşmadan, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin bizde yarattığı tahribatı ve yapısal kimi özelliklerini işaret etmeye çalıştık. Kuşkusuz bu konuda birçok başka şey söylenebilir, ancak öncelikle her birimizin piyasanın herhangi bir unsuru olma haline ikna edilmeye çalışıldığını farketmesi gerekiyor. Değerimizi, zevklerimizi, yaşantımızı bir para biriminin günlük dalgalanmalarını andırır biçimde belirli ekonomik göstergelere endeksleyerek yaşamak istemediğimiz ölçüde alternatifi yaratabiliriz. Bu alternatifi yaratmak yalnızca kendi yaşamımız için değil, aynı zamanda insanlığın binlerce yıllık tarihi açısından da önem taşıyor. Dayanışmak ve bir olmak, rekabeti ve sonsuz bir yarışı reddetmek bir kez de bunun için önemli. Bir başkasına atılan haksızca bir tokadı kendi suratında hissedebilmenin insaniliğine sahip çıkmak isteyenler bu yüzden yalnızca kendi “haklarına” değil, insanlık olarak kazandıklarımıza sahip çıkmalı. Birlikte kazandıklarımıza ancak birlikte sahip çıkabiliriz.

Bu zor zamanlardan, uzaktan bakıldığında omurgamızda belirgin bir eğrilik görülmeyecek şekilde başımız dik çıkabilmek umuduyla…

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0