Kent Tartışmaları (1) – Kapitalizm ve kent

Kent Tartışmaları (1) – Kapitalizm ve kent

İnsanlığın varoluşundan bugüne baktığımızda kent olgusunun zaman içerisinde değişime uğradığı ve mutlak bir kent tanımı yapmanın mümkün olmadığı açık bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Kentler antik çağlardan bu yana bir cazibe merkezi olarak kendini var etmiş ve gerek yönetsel gerek de donatısal işlevleri sayesinde insanların ortak kullanımına hizmet etmiş alanlardır. Zaman içerisinde pek çok farklılaşma geçiren ve geçmişten günümüze yapısı sürekli değişim halinde olan kentler, insan ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir sonucudur. Kentler her türlü üretim ve tüketim faktörünün yanı sıra sınıf mücadelesinin de yürütüldüğü temel mekândır. Bu nedenle yaygın olarak sanılanın aksine kent bir birlikteliğin değil, çatışmanın ve zıt fikirlerin çarpışmasının bir ürünüdür.

Kapitalist üretim biçimlerinin yaygınlaşması ekonomi, siyaset, felsefe gibi alanlarda etkili olduğu kadar kent olgusunu da etkilemiş ve dönüştürmüştür. Kapitalizmle birlikte yeni bir toplumun yaratıldığı, insanların toplumla ve sermaye ile ilişkilerini yeniden kurgulamak zorunda kaldığı bu süreç, geçmişin süregelen alışkanlıklarını yıkıp yerine yenisini inşa etmiştir. Bu bağlamda kapitalizmde kent, sanayinin hüküm sürdüğü, artı değerin yaratıldığı, finansal ilişkilerin süregeldiği rant alanları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sanayi devrimine kadar kırda yaşayan ve iş gücünün büyük bir kısmını oluşturan yoksul halk, devrimden sonra kenti kıra tercih etmek zorunda kalmıştır. Bunun temel nedeni kuşkusuz tarımsal üretimden elde edilen gelirin, fabrikalarda kol emeğini kullanarak elde edilen gelirden çok daha düşük olmasıdır. Zaten yoksul olan halk, sermayenin fabrika sahibi patronların elinde birikmesi ile birlikte daha da yoksullaşma riskine karşı kentlere göç etmek zorunda kalmıştır. Böylece kentsel nüfusta ciddi oranda büyüme meydana gelmiştir. Geçmişin küçük kırsal yerleşmeleri bir anda kentsel kimlik kazanmış ve bu durum kır-kent çelişkisini güçlendirmiştir.

Kentsel çelişkilerden ve kentin yapısında meydana gelen değişim, dönüşümlerden bahsederken bu dönüşümü tek boyutlu ele almak mümkün değildir. Kent, salt kapitalizmin yol açtığı ekonomik boyutlarıyla değil aynı zamanda kültürel, siyasi ve ideolojik boyutlarıyla da incelenmesi gereken bir olgudur.

19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde kentin yaşam koşullarına kültürel ve ekonomik olarak uyum sağlayamayan işçi sınıfı kent içinde kendi yaşam alanlarını yani “gettoları” yaratmak durumunda kalmıştır. Gettolarda yaşamını sürdüren ve sınıfsal olarak en alt tabakada yer alan işçi sınıfı, gettolarından çıkarak burjuvazinin hâkimiyeti altında olan kent meydanlarını devrim sloganları ile doldurduğu vakit kapitalizmin yol açtığı emek sömürüsü, eşitsizlik, toplumsal adaletsizlikler gündeme gelmeye başlamış ve alternatif kentsel projeler üretilmiştir. Bu durum kentin ekonomik-politik bir bakış açısıyla irdelenmesine sebep olmuştur.

Kenti farklı bir bakış açısıyla ele alan ve dönüştürücü gücünü ilk fark eden düşünürler kuşkusuz Marx ve Engels’tir. Marx ve Engels’e göre kent hem içinde barındırmış olduğu olumluluklar nedeniyle kutsanması gereken bir mekânken hem de yol açtığı sorunlar bakımından da eleştirilmektedir. Bu durum çelişkili gibi görünse de aslında Marksist bir bakış açısıyla baktığımızda kentsel ilişkilerin diyalektik bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Bu diyalektik durum kentlerin devrimci nitelik barındırdığının bir kanıtıdır.

Marx ve Engels’den sonra Marksist düşünürler genel olarak kent üzerinde yoğunlaşmamıştır. Kentin yeniden bir olgu olarak marksizmin gündemine girmesi 1960’lı yılları bulmuştur. Lefebvre, Castells ve Harvey bu alanda öne çıkan düşünürlerdir. Lefebvre kenti incelerken kent ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi açıklamak için “sermaye dolaşımı” kavramına başvurmuş ve “birincil sermaye dolaşımı” ile “ikincil sermaye dolaşımı” olarak iki ayrı kavram geliştirmiştir. Bu ayrıma göre; birincil sermaye dolaşımı sermaye, fabrika, işçi, tüccar ve tüketici zincirinden oluşan klasik şemayı anlatmaktadır. İkincil sermaye dolaşımı ise, gayrimenkul yatırımlarını kapsamaktadır. Kapitalizmin mekânın kendisini bir meta haline dönüştürdüğünü ve bu noktadan sonra mekânla kapitalizm arasında ilişkiden bahsetmek yerine, kentin yeniden işlevsellik kazandığı bir mekân tasavvurundan bahsetmek gerektiğini savunmaktadır. Lefebvre bir yandan kapitalist üretim ilişkilerini ve bu durumun kentsel mekân üzerindeki etkilerini incelerken aynı zamanda üretim ilişkilerinin kentsel ölçekte yol açtığı yeniden üretim süreçlerinin önemine de değinmektedir.

Lefebvre’ye eleştirel bir bakış açısı sunan Castell ise kentsel ölçekte yeniden üretim süreçlerinin yaratmış olduğu çelişkileri sistematik ve ayrıntılı bir biçimde kavramsallaştırmıştır. Toplumsal dinamikleri ekonomi, siyaset ve ideoloji olarak üç temel başlıkta inceleyen Castell, her başlığın kentsel mekânda bir karşılığı olduğunu savunmaktadır. Castell’e göre kent planlaması siyasi yapıyı, anıtsal yapılar, meydanlar ise ideolojik yapıyı temsil etmektedir. Kentin özgünlüğünü sağlayan asıl olgu ise ekonomik ilişkilerin kendisidir. Üretim ve dolaşımı belirleyen ana unsur kent üstü işlevler iken tüketimi kentin kendisi belirlemektedir ve özgünlüğü yaratan ana unsur budur.  Üretim-dolaşım-tüketim arasında süregelen bu ilişki kentlerdeki toplumsal oluşumların açıklanması noktasında yetersiz kalmaktadır çünkü kentler artık bir üretim mekanı olmaktan çıkmıştır. Üretim kenti aşıp uluslararası bir boyuta evrilmiştir. Aynı durum dolaşım için de geçerlidir. Bu nedenle de tüketim alışkanlıkları kentsel özgünlüğün kazanılması, kentin işlevinin belirlenmesi noktasında kilit işlev görmektedir.

Castells’in pek üzerinde durmadığı, Lefebvre’nin, kapitalist sermaye birikim süreçlerinin geçtiğimiz yüzyıl içinde girdiği krizleri mekânı kullanarak çözdüğü önermesi, David Harvey’in çalışmalarının temel noktasını oluşturmaktadır.

Harvey’in temelde ilgilendiği konu, kentsel çevrenin, kapitalist birikme süreçlerini nasıl etkilediği ve dönüştürdüğüdür. Kapitalist toplumlarda kentleşmenin sermaye birikim süreçlerinden ayrı olarak düşünülemeyeceğini savunan Harvey, yatırımların kente yoğunlaştığı noktada kapitalizmin krizlerinin de çözüleceğini savunmaktadır. Kentin karmaşık ve bilinç açısından katmanlı yapısına değinen Harvey, çalışan sınıf dışında dört ayrı bilinç odağından bahsetmektedir. Bu odaklar sırasıyla birey, topluluk, aile ve devlettir. Bu denklemde asli bilinç odağını sınıf oluştururken sınıfı gölgeleyen yeni odaklar da meydana gelmektedir.

Sonuç olarak sanayi devriminden bugüne Marksist bir bakış açısıyla kentin nasıl yorumlandığını incelediğimizde farklı zaman periyotlarında farklı düşünce kalıplarının ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. 20. Yüzyılın ilk yarısında hâkim bakış açısı özellikle Chicago Okulu vasıtasıyla kent ve yabancılaşmanın irdelenmesi iken 1970’li yıllarda kent ve sınıf savaşımları yerel ölçekte irdelenmiştir. 1980’li yıllarda ise kentsel inceleme alanları genişleyerek gençlik, toplumsal cinsiyet, ekoloji gibi başlıklar altında incelenmeye başlamış. Buna ek olarak küreselleşme de başat bir inceleme faktörü olarak hayatımıza girmiştir.

Günümüzde ise neoliberal politikaların da etkisiyle kent yalnızca ekonomik boyutuyla ele alınmakta, sosyal, kültürel boyutları göz ardı edilmektedir. Kentsel mekâna yaklaşımın bu derece sınırlı olması ve yalnızca sermaye sınıfı için bir alan sunması kent toprağını da rantsal bir dönüşüme sokmakta ayrıca özelleştirmeler ve taşeronlar eliyle yaratılan kentsel yapıda radikal bir dönüşüm örneği sunmaktadır. Bu nedenle bu politikaların karşısında kent ölçeğinde yerel dayanışma pratiklerinin güçlendirilmesi ve aynı doğrultuda siyasi hamleler yapılması bu sıkışmışlığın dağıtılması açısından kilit misyon üstlenmektedir. Dayanışmanın gücüyle sermayenin değil emeğin kentlerini yaratmak mümkündür.

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0