KENT İÇİN MÜCADELE-2: Kent Hakkı İçin Mücadele, Direniş Mekanları/Mekanın Ele Geçirilmesi

KENT İÇİN MÜCADELE-2: Kent Hakkı İçin Mücadele, Direniş Mekanları/Mekanın Ele Geçirilmesi

Bu yazı dizisinin önceki sayısına ulaşmak için buraya tıklayınız.

 

Victor Hugo diyor: “Bir binanın gölgesinden geçenin bile o binada hakkı vardır.”

Bugün kent hakkı, yağma düzeninin yıkımları nedeniyle yine çok konuşulan bir başlık oldu. Kavramı ortaya koyan; kent, kentli ve kent sosyolojisi üzerine kurucu tezler öne sürmüş olan Lefebvre’ye ise atıflar artıyor ve tezleri hala yaşıyor. Kent hakkı tanımını, üreticisinin de takdir edeceğini hayal ettiğim üzere, Endüstri Devrimi’nin şehirlerde başlattığı dönüşümün etkisiyle kentin uğradığı tahribata karşı Fransa’da yükselen tenkitlerin öncüsü olan Victor Hugo’nun bu sözü üzerinden yapıyorum. Bunu kente uyarlarsak, hayatımızın en ufak izinin değdiği her yerde bir kentli olarak söz hakkımız var. Fakat bu hakkımıza talip olmak isteyen rakiplerimiz de var.

Mekan ve İktidar

Tarihsel olarak kentlerin ortaya çıkışından beri, iktidar güçlerinin mekan üzerinden kendi güç ilişkilerini kurgulamadığı bir dönem hiç olmamıştır. Çünkü her iktidar kendi mekansal dilini ve bu dil aracılığı ile toplumsal ilişkiler alanını oluşturmayı hedefler. İktidarın müdahalesi ve buna karşın halkın geri müdahalesi, gündelik hayatımızın bütün pratiklerinin geçtiği mekanı üreten ve yeniden üreten siyasetin en önemli odak noktası yaparak onu, bir hareket noktası haline getiriyor.

Kentsel Mekan ve İktidar

Bir ekonomi politik kuramı olarak neoliberal düşünce uluslararası normlarda belirlenen bir serbest piyasa ve ticaret ilişkileri alanı oluşturarak bu durumu ulusal devletler eliyle hayata geçiren bir sistematiği ifade etmekte. Neoliberalizme ve kent üzerindeki müdahalesine bu serinin birinci yazısında değinmiştim. Özetle iktidarın kentsel alana dair misyonu, bu sistematik girişime sınırsız bir alan açarak daha önce devletin etkin olduğu alanları serbest piyasa normlarına göre örgütlemek. Liberal tezlere göre küçülmesi gerektiği ve istendiği iddia edilen devlet ise, iktidarın eliyle bir baskı aygıtı olarak kendini yeniden örgütler.

Lefebvre’ye göre: “Kapitalizm, uzun kabul edilecek ömrünü, mekanın yeniden üretimine borçludur.” Yani üretimdeki dönüşüm, bir anlamda mekandaki dönüşümdür. Daha doğru bir ifadeyle üretim tarzı dönüşürken mekanı da dönüştürür. Koca bir kentin konut politikasının yeniden kurgulanması, kamusal alanlarının kullanım sistematiği ve ağırlığının tekrar tarif edilmesi, gündelik yaşam pratiklerinin esnekleşme ile uyumlu hale getirilmesi, üretim biçimindeki ilgili dönüşümün gerçekleşebilmesi için zorunludur.

Sonuç itibariyle tüm dönüşüm süreçleri ile mekan arasında bu kadar ayrılmaz bir ilişki vardır. Mekanın bu yapısal özelliği onun toplumsal temelinin ifadesi olarak iktidarın toplumla kurduğu ilişkide önemli bir rol verir. Bu rol, kentsel mekanın iktidarın hegemonik ilişkilerini kurumsallaştırması açısından önemli bir araç olmasıdır.

Örneğin, Engels Fransa’da sınıf savaşımları kitabı için yazdığı önsözde, Paris Komünü deneyiminden sonra yaşanan Hausmann dönüşümlerinin barikat mücadelelerini kazanma şansını yok ettiğini ifade eder çünkü genişletilmiş yol sistemi geleneksel direniş biçimlerini alt etmesinin etkili birer aracı haline dönüşmüştür.

Barikatların kümülatif planı (1795-1871)

Kaynak: Barikatlar ve Bulvarlar: Paris’in Maddi Dönüşümleri, 1795-1871

Hausmann dönüşümlerinden sonra Paris yollarının şematik planı (1871)

Kaynak: Barikatlar ve Bulvarlar: Paris’in Maddi Dönüşümleri, 1795-1871

Kamusal Mekan ve İktidar

Mekanla kurulan bu ilişkinin doğal bir sonucu olarak iktidar, kent alanı üzerindeki müdahalesini ilk olarak kamusal alanlar üzerinden kurar çünkü alanlarda denetim kurması hegemonyasını yaşatması açısından şarttır. Kamusal mekan, sınıfların açık bir çatışma alanı olarak sürekli üretilen bir yerdir. Bu anlamı ile kamusal alanın kimin çıkarları tarafından, kimin için ve nasıl tanımlandığı önem taşıyarak sürekli yeniden üretilir. Bu sebeple kamusal alan, sürekli bir dönüşüm halindeki bir toplumsal ilişki biçiminde düşünülmelidir.

Taksim, kentsel rant alanı olarak sermaye-devlet ittifakı için değeri ve ideolojik olarak muhafazakar ve islamcı iktidarın islami devlet kimliğine uygun bir formda yeniden örgütleme çabasıyla kent algısı oluşturma sürecindeki konumu nedeni ile önemli bir çatışma alanı durumundadır. Bu açıdan Gezi Parkı eylemleri biriken bir öfkenin dışa vurumu olarak görülebilir ve bu öfkenin birikim sürecine katkıda bulunan pek çok olay vardır. Bu hareket toplumun uzun yılları bulan kentsel dönüşüm ve giderek artan baskı politikalarına verdiği bir tepki olarak tanımlanabilir. Kentsel rant sürecine verilen bu yanıt parkın sınırlarını fazlası ile aşan bir ciddiyete sahiptir.

Bu tepki ise iktidar açısından iki sebepten ötürü inanılmaz bir tehlike arz etmiştir. Mevcut iktidar kurduğu güç politikası ve gelişim çizgisini yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un kentsel rantı üzerine inşa ederek kendini var etmiş ve de farklı kullanıcı profilleri ve sosyal ilişkileri barındırması ile göreli demokratik bir kentsel merkez durumunda olan Taksim, bu çeşitlilik ile iktidarın kendi denetim mekanizmalarını oluşturması önünde önemli bir engeldir. Bu anlamı ile iktidar kentin merkezini kendine ve oluşturmak istediği kent sistemine uygun bir biçimde yeniden örgütlemek istemektedir. Bunun başarmak için kent merkezini neoliberal kurguda yeniden tasarlamak ve tüm çeşitliliği ile toplumun kolektif hafızasında yer eden mekanları silip atmayı gerektir.

Gezi parkı Eylemleri

Tam da bu sebepten ötürü Gezi Parkı eylemleri büyük bir kırılma noktası olsa da, bu çatışmanın Taksim-İstiklal aksında açığa çıkmış bir dizi öncül örnekleri de bulunmaktadır. Kimi zaman tüm tepkilere rağmen bir restorasyon projesinde ısrar, kimi zamansa mekanın politik söylemlere tümüyle kapatılması. Taksim-İstiklal aksında ortaya çıkan kentsel çatışma örnekleri birbirinden kopartılarak kategorize edilemeyecek kadar iç içe geçtiğini gösteriyor. İnci Pastanesi’nin yerinden edilmesi, Robinson Crouise’un zorla tahliyesi, Emek Sineması’nın yıkımı gibi örnekler birarada düşünüldüğünde, kent merkezinin bu zamana kadar yer etmiş olan kültürel ve sosyal kodlarının silinmesinin hedeflendiği çok açıktır. Yine Taksim Meydanı ve İstiklal aksının başta 1 Mayıslar olmak üzere her türlü toplumsal gösteri ve politik etkinliğe tavizsiz bir biçimde kapatılması, kültürel ve sosyal kodların yanı sıra, meydana yüklenen politik-tarihsel ve ideolojik anlamın belleklerden silinmesinin hedeflendiği görülebilir. İktidar açısından bu yeni ideolojik baskının kurumsallaştırılabilmesi için en uygun alanın da tüm Türkiye’nin merkezi olarak kabul edilebilecek bu aks olduğu tartışmasızdır. Bu alandaki kentsel müdahalelerin tepkiyle karşılanmasının nedeni de olarak aslında mekan üzerinden kendisini şiddetle hissettiren bu baskıcı iktidardır.

Kaynak: Yeni Bir Kentsel Mekanın Göstergesi Olarak Taksim Gezi Parkı Eylemleri

Gezi Parkı eylemleri Türkiye’de mekansal çatışmanın ve bu çatışmanın bir izdüşümü olarak kent hakkının kolektif bir hak olarak kullanılması pratiğinin doruk noktasını ifade etmektedir. Gezi Parkı’nın ve beraberinde Taksim Meydanı’nı da içine alarak tüm bir kent merkezinin savunulmasına dönüşmüştür. Milyonları gerek İstanbul’da, gerekse Türkiye’nin başka kent merkezlerinde Gezi Parkı için sokağa dökmüştür. İktidarın eylem sırasında ve eylemden sonrasında da sıkça söyleyeceği gibi konu hiçbir zaman üç beş ağaç olmamış, konu iktidarın ısrar, baskı ve kararlılıkla uyguladığı kentsel planlama ve bu planlama çerçevesinde toplumsal yaşamın yeniden inşası politikalarına karşı bir karşı bir direniş ve başkaldırı olmuştur.

Belli ki bunun farkında olan iktidar güçleri, 31 Mayıs öncesinde sınırlı sayıda insanın Park içerisindeki ağaçların sökülmesini engellemek için başlattıkları gece nöbetine kolluk kuvvetleri aracılığı ile saldırmış, bu alandaki kentsel düzenlemeye basit bir projeden daha fazla anlam yüklediğini göstermişti. Toplumsal, kolektif akıl bu şiddet gösterisini bir yaşam alanı müdahalesi olarak algılamış ve bu algı üzerinden pozisyon alınmıştır. Çadırların yakılmasını izleyen günler kent hakkı talebi ile sokağa çıkan milyonların iktidarın baskısına karşı mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadelenin sonucunda Gezi Parkı milyonlarca insan tarafından ele geçirilmiş ve mekanın bu el değiştirme durumu 15 gün boyunca devam etmiştir. Bu süreç boyunca toplumsal hafızadan asla silinmeyecek olan bir direniş ve dayanışma mekanı olarak Taksim Meydanı ve Gezi Parkı haklı kullanıcıları olan kentli tarafından yeni ve tamamen halka ait olan anlamlar ile yeniden üretilmişti. Kentsel, toplumsal mücadeleler açısından çok yönlü sembolik anlam taşıyan mekanın 2013 Haziran’ına kadar Taksim Meydanı olduğu söylenebilir ama 2013 Haziran’ı ile birlikte artık Gezi Parkı’na dair, Meydan’dan bağımsız, toplumsal bir hafıza inşa edilmiştir.

2022 senesinden geriye bakarken Gezi Eylemleri üzerinden neredeyse 10 yıl geçtiğini görüyoruz. Gezi o döneme kadar gelen bütün durgunluğu kıran yeni bir hareket ve bu hareketi hafızalarına kazıyan yeni bir kuşak üretti. Yakın tarihimizin en önemli toplumsal hareketi olan Gezi bugüne dair bize çok şey öğretiyor ve gösteriyor. Gezi’nin ağırlığının iktidarın üzerinde hala büyük bir yük olduğunu, hatırasını ve mirasını nasıl korku ile yok etmeye çalıştıklarından anlıyoruz. Gezi

anlamı ve doğal karakteriyle; bir akıl ile yaşam, doğa, özgürlük gibi insanlık onurunu kucaklayan söylemleri ile bize her daim güç ve irade katarken, bizi insanca yaşama hakkından soymak isteyenler için korku salıyor. Halkın iradesinin bir gün tüm sokakları tüm meydanları tüm kentleri zaptedeceği güneşli günlere Gezi, bir fener gibi ışık tutuyor.

 

Kaynakça:

Yeni Bir Kentsel Mekanın Göstergesi Olarak Taksim Gezi Parkı Eylemleri – Bertan Koyuncu

Asi Şehirler – David Harvey

Sosyal Adalet ve Şehir – David Harvey

Mekanın Üretimi – Henri Lefebvre

Kentsel Devrim – Henri Lefebvre

İdeoloji Ve Devletin İdeolojik Aygıtları – Louis Althusser

Yazar: Esra Demirel

İstanbul Teknik Üniversitesi

 

+1
1
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0