Dilin kökeni ve etkileri

Dilin kökeni ve etkileri

Dil şüphesiz yüzyıllar boyunca üzerinde en çok kafa yorulan konulardan biridir. Dilin temelini insanoğlunun iletişime olan ihtiyacı oluşturur. İletişim, farklı canlılar arasında farklı şekillerde gerçekleşir. Kullandığımız dilin kökenine indiğimizde çeşitli reflekslerin ve ihtiyaçların varlığını görürüz.

Bebekler, konuşma becerileri tam olarak gelişmeden önce kendilerini ifade etmek için mimik ve vücut dillerini kullanırlar.  Bu kullanım avcılık ve toplayıcılık yapan “ilk insanın” iletişim şekliyle fazlaca benzerlik gösterir. Bu tür iletişim şekilleri diğer hayvanlarda, yalnız memelilerde değil böcek ve kuş türlerinde de mevcuttur. Ancak bu iletişim biçimleri zeki bir düşünüşe kılavuzluk etme manasında ele alınamazlar.

Dilin oluşumunda belirleyici ölçüde fiziksel ve toplumsal bazı koşullar bulunur. Dilin kökenine inerken evrimden söz etmemek mümkün değil, peki evrimsel süreçte dilin ortaya çıkmasında etkili olan fiziksel değişimler nelerdir?

İki ayak üstünde “dik duruş sesleri” çıkarmamızı sağlayan “larynx” yani ses kutusu adı verilen organ, insanın dik durması ile aşağı inip işlev kazanıyor. Dik duruşun sağladığı gırtlak açıklığı ile insanın ses üretebilme yetisi daha önceki formundan çok daha gelişkin bir hal alıyor. Ergenliğe girmemiş bireylere söylenen “sesin oturmaması” hali buradan geliyor. Bebekler gırtlakları yukarıda doğuyor ve ses kutusu dediğimiz organ ergenliğe kadar aşağı inmeye devam ediyor. Böylelikle doğada insana özgü olan ileri düzey iletişimin ve dillerin fizyolojik temelleri oluşuyor. Tarım devrimiyle birlikte insan emeği gelişiyor. İnsanlar çok daha kalabalık şekilde koloniler halinde yaşamaya başlıyorlar. Bu durum, karşılıklı dayanışmayı, iş birliğinde bulunmayı avcılık ve toplayıcılıkta olduğundan kat ve kat arttırıyor. Toplum üyeleri gittikçe birbirlerine yaklaşıyor. Kısacası bir oluşum geçiren insanlar, birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu noktaya geliyorlar. Hayvanlarla yapılan karşılaştırma, dilin ortaya çıkışının aynı zamanda emeğin ortaya çıkışıyla beraber olduğunu kanıtlayan yegane bilgilerden biri oluyor.

Hepimizin bir noktada aklına gelen “Dünyanın en eski dili nedir?” sorusunun cevabına ulaşmak sanılanın aksine o kadar kolay değil. Aslında bunun nedenlerinden biride dilin, beynin yumuşak dokusunda muhafaza edilmesi ve beynin fosilleşememesi de gösterilebilir. Dolayısıyla sorumuzun farklı bir alternatifinin sorulması gerekir. “En eski yazılı kaynaklar hangi dile aittir?” veya “Belgelenen en eski dil hangisidir?” gibi. Yazı somut bir materyal olduğu için, yazılı kaynaklar söz konusu olduğunda en eski yazılı dilin hangisi olduğuyla ilgili soruları sormak işimizi kolaylaştırıyor. Günümüzün teknolojisi veya şu anlık bildiğimiz belgelere göre yeryüzünde konuşulan ilk dili belirlemek mümkün değil gibi gözüküyor. Bildiğimiz kadarıyla en eski yazılı diller Sümerce ve Eski Mısır dilidir. Şuan en eski dil olarak bilinen Sümercenin yazılıp konuşulduğu dönemde elbette sadece Sümerce yoktu ve muhakkak dünyanın başka yerlerinde çeşitli diller konuşuluyordu, hatta günümüze ulaşamasa bile belki de yazılıyordu. Bugün, belki yeni bir keşifle Sümerceden daha eski bir dil bulunabilir, böylece Sümerce, en eski yazılı belgelere sahip dil olma niteliğini kaybeder.

Dillerin oluşumunun ardından, çoklaşan lisan sayısı dil ailelerini oluşturmuştur. Dil ailelerinin tanımına bakacak olursak, birbirleriyle aynı kökten gelen ve çeşitli benzerlikleri bulunan akraba dil topluluklarıdır.

Bu dil aileleri nasıl oluşmuştur? Bazı dillerin ortak atadan türediklerini varsayarak ortaya konulan dil aileleri ağacı, dillerin tarih içindeki ayrışmalarını temel alır. Gramatik ve fonetik benzerlikler ile sınıflandırılır.

Dillerin gruplandırılma çalışmaları 19. yüzyılda başlamıştır. Yapı bakımından diller; yalınlayan diller, bağlantılı diller ve bükümlü diller olarak üçe ayrılır. Bunların dışında belli bir dilin kendi içerisinde de ayrılıklar olabilir. Bu durumda da lehçe ve ağızlardan bahsetmemiz gerekir. Lehçeler bir dilin coğrafi uzaklıkların sonucunda toplumların izolasyonu nedeniyle ayrışmasıyla ortaya çıkar. Farklı lehçelerle aynı dili konuşan iki insan arasında ufak tefek anlaşma problemleri olabileceği gibi (Azerbaycan Türkçesi)birbirleriyle tamamen anlaşamayadabilirler(Kırgızca). Ağızlar ise küçük farklılıklarla, çoğunlukla farklı sözcüklere değil de farklı söyleniş tarzlarına işaret eder. Ana dil olarak bütün lehçeleriyle beraber en çok konuşulan diller için bir ölçüt verecek olursak; Çince konuşan ortalama bir milyar insan, Hintçe konuşan ortalama 800 milyon insan ve İngilizce konuşan ortalama 400 milyon insan vardır. Evrensel dil denildiğinde çoğumuzun aklına ilk İngilizce gelir. İkinci, üçüncü olarak konuşulan diller hesaba katılırsa İngilizce belirgin bir artış kaydetmektedir.

Günümüzde bir milyara yakın insanın İngilizce kendini ifade edebilme yeteneğine sahip olduğu hesaplanmaktadır. Bu bilgiye dayanarak İngilizcenin evrensel bir dil olma yolunda önemli bir seviyeyi aşmış olduğunu düşünebiliriz. Ülkemizde de çoğu meslek kolunca iş bulabilmek için ikinci yabancı dile yani İngilizceye ihtiyaç duyarız. İngilizcenin bu derece hayati olmasının sebebi nedir? Yapılan araştırmalara göre ana dil olarak İngilizce konuşanlarla birlikte, dünyada İngilizce konuşan yaklaşık 1,5 milyar insandan bahsetmemiz mümkündür. İngilizcenin yaygınlığının önemli nedenlerinden biri olarak tarihte coğrafi keşiflerle birlikte İngiltere’nin başını çektiği sömürgecilik faaliyetleri ve bir diğer neden olarak tekrardan doğumu İngiltere’ye dayanan sanayi devrimini görürüz. 19. yüzyılın başlarında İngiltere sanayi ve ticaret alanında dünyanın en önde gelen ülkesidir. 1700 yılında 5 milyon civarında olan Britanya nüfusu yüz yıl içinde ikiye katlanır. Zamanlarında dünya lideri olan İngiliz firmalar dış dünyaya açılır. Bu durum dilin yayılması açısından sonuçları kendini gösterir. İngiltere de ki gelişmelerin diğer ülkelere ulaşmasıyla bu gelişmeleri takip etmek isteyen yabancıların İngilizce öğrenmesi gibi bir zorunluluk doğar. İngilteredeki bu gelişmeler, kıtadaki birçok bilim insanının İngiltere’ye gelip çalışmalarını burada sürdürmesine yol açar, dolayısıyla teknolojik ve bilimsel gelişmelerle birlikte yeni terimler doğar ve İngilizceye binlerce yeni kelime katılır. Aynı zamanda farklı dillere de İngilizceden çokça sözcük eklenir. İkinci Dünya Savaşının sonu olan 1945’e kadar Fransızca dünyanın en çok öğrenilen yabancı dili olmuştur (Türkçede de yüzlerce kelime Fransız kökenlidir.). Fakat bu yıldan sonra ABD’nin tarih sahnesine çıkışı ve beraberinde getirdiği ekonomik ve kültürel etki, İngilizcenin günümüzdeki yerini belirleyen asıl olgudur. Küresel iletişim araçlarının gelişmesiyle ilerlemiş ve internetin yaygınlaşması ile yerini sağlamlaştırmıştır. Günümüzde İngilizce ticaretin, bilimin, uluslararası ilişkilerin, sinemanın ve internetin dilidir.

İngilizcenin bütün dillere bu kadar içten girmesini ve dünyayı sarmasını tanımlamaya çalışırsak aslında dil emperyalizminin gerçeğini görmüş oluruz. Nedir bu dil emperyalizmi? Dil emperyalizmi, kapitalizmin en gelişkin hallerine sahip olan birinci dünya ülkelerinde konuşulan dilin kendisinden farklı bir dili etkisi altına alması, tahrip etmesi, kendine benzetmesi olarak adlandırabiliriz. Ülkelerin kendi sınırlarını korumak için yaptığı onca masrafa karşılık, kendi dillerini, kültürlerini koruyamama özellikleri insanı ister istemez düşündürür. Günlük yaşam içinde kullandığımız en basit kelimelerde dahi kendi dilimiz, kendi sözcüklerimizi kullanmak yerine yabancı halini kullanmak ne kadar doğrudur? Dil, hepimizin bildiği gibi insanla beraber yaşayan, büyüyen, gelişen bir olgudur. İlk kullanılmaya başlandığından bu yana iletişimi sağlamak olan amacından dışarılara taşmış, sanat, bilim ve aklımıza gelebilecek her alanda yüzyıllar boyu gelişen kültürün taşıyıcısı olmuştur. Dünya üzerindeki dil çeşitliliği yeni kültürler, yeni hayatlar doğurmuştur. Unutulmuş olan, farklı dillerin hegemonyası altında yitirilen her dil bir kültürü, bir yaşamı da beraberinde kopartır. Bunun bilincinde olup halkların benliklerini bırakmamalarını sağlamak, kültürlerini çağdaş şekilde ilerletmek ve geliştirmek için dillerine de sahip çıkması, aynı şekilde geliştirerek yaşatması gerekir. Dil emperyalizmi dediğimiz şey, ekonomik sömürünün kültür düzeyindeki halidir. Hatta en az sömürünün ekonomik boyutu kadar önemlidir. Farketmeden farklı kimliklere bürünmüş, farklı bir memleketin insanı olmuş, dilini unutmuşsundur, ekonomini, sınırlarını korumak isterken halk olarak benliğini kaybetmişsindir aslında. Bu tarz dil ve kültür kayıpları her geçen gün daha da artarken bazı dillerin aralardan sivrildiğini ve tek olmayı başarabildiğini görürüz. Bunu engellemek her vatandaşın kimliğine olan borcu olarak görülmeli ve benimsenmelidir.

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0