Coğrafya kader midir?

Coğrafya kader midir?

Son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz “Coğrafya kaderdir” sözünün kökeni, aslında 14. yüzyıla, İbn-Haldun’un bugün dahi tartışılan teorisine dayanıyor. Yıllardır çevre tarihçileri ve siyaset bilimcilerin tartıştığı, üzerine kitaplar yazılan bu konu, günümüz toplumlarının bazılarının neden geliştiğini, bazılarınınsa neden geri kaldığını açıklamakta önemli bir yere sahip olsa da karşımıza yanlış ve eksik analizlerin çıktığını görmek de mümkündür. Bu yazımda bu kuramı açıklamaya, bugünü yorumlamakta ne kadar etkili olduğunu ve popüler olarak kullanılan yozlaşmış kullanımını tartışmaya açmaya çalışacağım.

Tarihte ilk kurulan medeniyetlerin harita üzerindeki konumlarına baktığımızda, hepsinin nehirler ve denizler gibi su kaynaklarının çevresinde kurulduğunu görürüz. Bunun temel sebebi, insanlığın yerleşik hayata geçtiği andan bugüne değişmeyen temel yapı taşı olan üretim ilişkileridir. Bu yerler tesadüfen seçilmemiştir, bereketli tarım topraklarının olduğu yerler, daha sonra tüketmek ya da ticarette kullanmak üzere artı ürün üretiminin yapılmaya daha müsait olduğu yerlerdir. Bu medeniyetler, bu sebeple diğer medeniyetlerle ticaret yapabilmek için adlarını sıklıkla duyduğumuz İpek Yolu ve Baharat Yolu’nu oluşturmuştur.

Tarih cetvelinde birkaç bin yıl ilerleyip 16. yüzyıla gelelim. Karşımıza teknoloji olarak oldukça gelişmiş Avrupa devletleri, ticarette ise dünyayı kasıp kavuran Çin ve Hint medeniyetleri çıkıyor. Peki ya Amerika ve Okyanusya’daki toplumlar? İşte bu noktada coğrafya faktörünün önemi karşımıza çıkıyor. ABD’li Profesör Jared Diamond’ın bu konuyla ilgili değerli kitabı ve aynı isimle çekilen belgeseli Silahlar, Mikroplar ve Çelik’de bu sorunu açıklamaya çalışır. Diamond’ın anlattığına göre, Amerika kıtasının coğrafyası Avrasya’nın aksine enlem olarak değil boylam olarak uzandığı için kıta üzerinde yeni yerleri keşfetmek, birbirinden oldukça farklı iklim kuşakları ile uzun sıradağların üzerinden geçmek demekti ki bu, başlı başına oldukça zor olmasıyla birlikte Avrasya toplumlarının gelişmesinde çok önemli rolü olan ve bir yerden bir yere gitmeyi oldukça hızlandıran atların Amerika kıtasında olmaması nedeniyle neredeyse imkânsızdı. Dolayısıyla sınırlı sayıda medeniyet birbiriyle ilişki içindeydi ve bu yüzden Avrasya topluluklarının aksine üretimi arttırmayı kendilerine bir amaç olarak görmüyorlar, kendi kendilerine yeten toplumlar olarak varlıklarını sürdürüyorlardı.

Aynı yıllarda feodal üretim tarzının hâkim olduğu Avrupa’da krallıklar ve derebeylikler, kendilerini savunmak için çelikten yapılan kılıç ve zırhlarla, ateşli silahların kullanımı yaygınlaşmıştı. Bu süreçte Amerika topluluklarında en gelişmiş savaş teknolojisi ise hala bronzdan yapılan silahlardı. Aynı zamanda yine Avrasya’da yenilen inek, koyun, domuz gibi hayvanların Amerika kıtasında olmaması sebebiyle, o hayvanlardan alınan, salgın hastalıklara karşı bağışıklık sağlayan vitaminlere Amerika toplulukları sahip değillerdi. Bazı kaynaklara göre Amerika’daki nüfusun %90’ı Avrupa’dan gelen salgın hastalıklar ile savaşlar sırasında öldü. Tüm bu sebepler birleşince, İspanyol ve Portekizli kâşifler kıtaya vardıklarında bulundukları yerleri işgal etmek onlar için hiç zorlayıcı olmadı.

Bu detaylandırdığım spesifik örnekten, tarihin akışında coğrafya ve doğa unsurlarının insan sağlığından toplumun ihtiyaçlarının seviyesine kadar etki edebilmiş olacağını görmüş oluyoruz. Yalnız, burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor. Bu konuda araştırma yapan akademisyenlerin bir bölümünün düştüğü en büyük yanılgı, coğrafyanın tarihin akışına etkisini incelemeye çalışırken tarihin akışını tamamıyla coğrafi unsurların yönlendirdiği sonucuna varıp; üretim ilişkileri, inanç, ideoloji gibi tarihi yönlendirmede etkili olan unsurları atladığıdır. Bu gibi yanılsamalar sadece tarihi yanlış okumakla değil, aynı zamanda bugünün siyasi yapısını yorumlamakta da bizi yanılgıya sürükler.

Peki coğrafyanın etkilerinin günümüzde de aynı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu anlamak için dünyada burjuva devrimleri ve sömürgelerin bağımsızlık hareketlerinin başladığı 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar karşılaştırmalı olarak bir bakalım. Avrupa ülkeleri, mallara arta talepleri geleneksel üretim tarzıyla karşılayamaz hale gelmiş, seri üretime geçmek zorunda kalmıştı. Pek çok ülkede burjuva sınıfı iktidara gelip, yine Avrupa’da en ileri teknoloji üretim araçları kullanılmaya başlayıp Dünya’da birinci sırada söz sahibi konuma ulaştılar. Yine Kuzey Amerika’ya bakalım. ABD, diğer sömürge ülkelere kıyasla bağımsızlığını çok daha erken, 1776’da ilan etmişti. 20. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar yaptığı ittifaklar ve izlediği dış politikalar zamanla ABD’yi bir süper güç haline getirdi. Demek ki, beş yüz yıl öncesine kadar coğrafi koşulların etkisinden dolayı diğer ülkelere kıyasla teknoloji bakımından çok geri kalınan Kuzey Amerika’nın, son yüzyıla gelinirken “süper güç” olabilecek, kıtayı işgal eden devletlerden daha fazla söz sahibi olan bir ülkeye sahip olması, günümüz dünyasında siyasetin ve küreselleşmenin rolünün coğrafyanın rolünü geride bıraktığını gösterir (Fakat Kuzey Amerika’daki Büyük Britanya kolonisinin etkisinin göz ardı edilmemesi gerekir.). Altını çizmek gereken bir diğer nokta ise, geri kalmış ülkelerin şu anda eskisi kadar coğrafya faktöründen etkilenmemesinden, bugünkü konumlarına gelmesinde coğrafyanın etkisi olmadığı yanılgısına düşmemektir. Şu anda da etkisi olmasına rağmen, eskisi kadar olmadığını ve diğer beşeri faktörlerin coğrafya etkenini geride bıraktığı unutulmamalıdır.

Kuramı anlayıp bazı tartışmaları açtığımıza göre, bir diğer husus olan, kavramın son zamanlarda popüler kültürdeki karşılığına da değinmek iyi olacaktır. Kavramın kullanılışı, teorinin içeriğinden tamamen çıkarılarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasetten, toplumsal alandaki baskılardan dolayı burada yaşamaktan dolayı duyulan memnuniyetsizliği anlatmaya getirilmiştir. Bunun, kavramın anlamını yitirmesinden daha kötü sonucu, yaşanılan bütün baskı ve kısıtlamaların müsebbibi olarak yıllardır empoze edilen İslamcı zehrinin değil, ne de olsa değiştiremeyeceğimiz (!) coğrafya olarak görülmesidir. Naçizane düşüncem, bu ülkede sırtını iktidara yaslayıp hiçbir baskıdan etkilenmeyen kesimin varlığını göz önünde bulundurarak, bambaşka bir tartışmanın konusu olan “doğum piyangosu” kavramının kullanılmasının daha sağlıklı olacağıdır.

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0