Bu akademik “akıl” nerede?

Bu akademik “akıl” nerede?

Son günlerde sıkça denk geldiğimiz krizler silsilesi var ve bunun adını belli bir şekilde koymak gerekiyor. Pandemide yaşanan ekonomik kriz, öğrencileri de tabii ki es geçmedi. Ekonomik sorunların varlığı gün gibi ortadayken ve bunun için bir önlem alınmazken üstüne akademinin içinde bulunduğu durumla karşı karşıya kaldık. Akademinin niteliği yıllardan beri süregelen bir problemdi ancak online eğitimle beraber her şeyin dijitalleşmesi, eskiden öğrencilerin kendi aralarında konuştuğu şeyleri sosyal medyaya sıçratan bir süreç yarattı. Fil yıllardır odada duruyordu ve bu fil hortumunu artık pervasızca sallamaya başladı. Bu akademik çürüme artık dayanılamayacak noktaya geldi.

Akademinin yaşadığı krizi, tarihin çeşitli dönemlerinde ele alabiliriz. Darbeler, muhtıralar ve çeşitli dönemler; akademinin niteliğini ve yapısını çeşitli şekillerde bozan dönemler olarak ele alınabilir. Buralardaki kırılmaların günümüze etkisini; niteliksiz bir şekilde akademisyen olmayı, doktora dahi yapmadan profesör olanları, üniversiteye atama usulü yapılan rektör seçimlerini, cemaatler ile alakası olmamasına rağmen kıyımdan geçirilen akademisyenleri ve daha bir sürü şeyi tartışıp, uzun uzun konuşabiliriz.

Şüphesiz, akademinin içinde bulunduğu durumu anlamak için bir süreç değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Ancak artık her şey o kadar açık bir şekilde oluyor ki, bu dönem için bir okumaya yapmaya gerek duymadan gözlemleyebilir hale geldik. Her gün bir usulsüz atama yapılan, aile şirketi gibi yönetilen bir üniversiteye denk geliyoruz. Platon’un akademisinin girişine asılan “ageometretos medeis eisito!” yani “geometri bilmeyen giremez.” cümlesinin (ki buradaki geometri, analitik düşünceye yapılan bir atıftır.) “tanıdığı olmayan giremez.” olmaması için mücadele ediyoruz.

Dedik ya, akademinin bu hale gelmesi belli süreçler dizisidir diye. Peki akademinin, akademisyenler tarafından yeniden üretilip devam ettirilmesine, fildişi kulelerine çevrilmesine ne diyeceğiz? Akademinin doğası gereği sürekli kendini içerip aşması gerekirken, akademisyenler eliyle geriye doğru ittirilmesine bir söz söylemek gerekiyor. Akademiye sıkça yapılan “fildişi kulesi” eleştirisi güncelliğini korumaktadır ancak yeterli midir? Bu fildişi kulelerinde oturanlar sadece halktan mı kopuktur? Bu kulenin sahipleri aynı zamanda kendi düzenlerinin yok edilmesi korkusuna karşı ilerlemeci değil statükocu bir tutum geliştirmişlerdir.

“Üniversitede olması en muhtemel olan öğrenciler, özgül düşünme biçimlerini yine onlara uygun düşen özgül davranışlarla birleştirerek okul disiplinlerini öz disiplinlere çevirmişlerdir. Bir sınıfın ilk dersine geç girersem, genellikle öğrencilerin tahtaya en yakın olan sandalyeyi boş bıraktıklarını görürüm. Alışkanlıkla kendilerine bir lise sınıfı, bana da otoritesi ve bilgisi kutsal tebeşirdeki egemenliğiyle simgelenen bir lise öğretmeni rolünü biçmişlerdir. Tebeşir tozunun kokusu yetişkin insanları, sihirli bir şekilde derinlere işleyen emirlere tepki veren okul çocuklarına döndürür: “Kalemleriniz, kağıtlarınız hazır mı?”, “Öne çık,” “Öğretmen konuşurken sessiz olun,” “Tahtaya yazdıklarımı defterlerinize geçirin.” *Ann Game – Andrew V. Metcalfe – Tutkulu Sosyoloji, Ayrıntı Yayınları.

Bu tespit elbette Türkiye’ye özgü değil ancak Türkiye gibi feodal bağların güçlü olduğu bir ülkede; yine yukarıdaki fikirlerin yeniden üretilmesi, akademik kültüre yerleşmiş olması kaçınılmaz şeyler.

“Öğrenciler pek çok bakımdan akademisyenlere benzedikleri için, onların yakınlığı akademisyenlere kendi güvencesizliklerini hatırlatmaktadır. En büyük korku ise akademisyenlerin öğretirken kendilerinin de bir şeyler öğrendiklerinin belli olma ihtimalidir, çünkü öğrencilerde akademisyenlere yönelik kuşkular uyanmaya başlarsa, akademisyenlerin entelektüel efendiliğinin dayanağını sarsmış ve akademik payenin ortak temeline meydan okumuş olurlar.” *Tutkulu Sosyoloji, Ayrıntı Yayınları.

Yine aynı şekilde Pierre Bourdieu, Homo Academicus kitabında; akademisyenlerin bilimsel ve entelektüel gelişime katkı sağlaması yerine akademik konumlarını yeniden üreterek bir köşe kapma rekabetine giriştiğinden bahseder.

Türkiye’de öğrenciler, entelektüel tartışmaların da gerisinde “var olabilme” savaşları içerisinde devinmek zorunda kalıyor. Plansız bir şekilde açılan üniversitelerin sonucunu hesaba katmadan, “arttırılan suni eğitim seviyesini” dikkate almadan kolaycılıkla fatura öğrencilere kesiliyor ve dahası öğrenciler “Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil.” cevabı ile karşı karşıya kalıyor.

Akademinin eleştirel fikirleri, bu plansızlığa değil, bir eğitim hizmeti sunulduysa doğal olarak en iyisini almak isteyen öğrenciye adeta mitolojilerdeki korkusuz figürler gibi büyük bir cesaret ve kararlılık örneği ile boca ediliyor. Akademik aklın geldiği nokta tam olarak budur. Üstüne karşı sonsuz bir suskunluk içerisinde olan akademisyen, öğrencilerine karşı küçük dağları ben yarattım egosundadır. Kendi misyonunun “öğretmekten” çıktığını, son günlerde gördüğümüz, basit iletişimlerle halledilebilecek, ufacık bir “kurumsal mailleşme” sorununu deştiğimiz zaman bunun çok basit yüceltilme egosu olduğunu fark edebiliyoruz.

Türkiye akademisi, kişilerden bağımsız detaylıca analizlerle irdelenmesi gereken bir yapıdır ki elbette bunun yine “akademi” tarafından yapılacak olması bu işin çelişkisidir. Türkiye’nin geldiği noktada akademi kurumlarını bilimsel, ilerlemeci ve kamu yararına çalışacak şekilde yeniden kurgulanmak zorunluluğu vardır. Gelecek nesilleri birbirini boğazlayan ve fikirsel ilerlemelere ket vuran bir yapıya teslim etmek istemiyorsak.

 

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0