Bilimde devrim: Marie Curie

Bilimde devrim: Marie Curie

Varşova’dan Paris’e bir tren gidiyor. İçinde bilime adanmış bir hayat var: Marie Curie. İleride Nobel Ödülü alan ilk kadın olacağından habersiz bir şekilde Paris’teki eğitimini tamamladıktan sonra ülkesine dönüp mütevazi bir öğretmen olma düşüncesiyle camdan dışarısını izliyor.

“Yaşamda hiçbir şeyden korkmayın yalnız; her şeyi anlamaya çalışın. Şimdi anlama vakti, böylece daha az korkabiliriz”

Marie’nin babası fizik öğretmeni. Çok yetenekli ve bilgili; fakat Çarlık Rusya’sı işgali altındaki ülkelerinde sıradan ve yoksul bir öğretmen olarak yaşadı. Marie, babasının sayesinde bilime büyük ilgi duymaya başladı. Annesi Bronislawa Sklodowski yatılı kız yurdu müdürüydü. Marie’ye bakmak için işini bıraktı, kısa süre sonra vereme yakalanarak hayata gözlerini yumdu. 4 kardeşi vardı Marie’nin: Sofia, Hela, Bronya ve Joseph. Annesinin ölümünden 2 sene önce tifüsten dolayı kaybetti Sofia’yı. Mücadeleyle dolu hayatının ilk zorlukları karşısına çıkmıştı.

Ülkesi, o zamanlar, Rus Çarı II. Aleksandr tarafından yönetiliyordu. Ülkedeki eğitim sistemi nedeniyle kadınların üniversiteye gitmesi ya da teknik eğitim görmeleri için yurt dışına çıkmaları gerekiyordu. Marie, ablası Bronya ile bir anlaşma yapmaya karar verdi. Anlaşmaya göre, Bronya Paris’e gidip tıp fakültesinde okuyacak daha sonra da Maria’nın Paris’te okumasına yardımcı olacaktı. Ablasının Paris’e gitmesiyle çocuk bakıcılığı yapmaya başlayan Marie, kazandığı paranın bir kısmını ablasına gönderip geri kalanını eğitim planları için ayırdı. Geçinebileceği kadar para biriktiren Marie, Luther’in “En mükemmel okul Paris’tedir; oraya Sorbonne diyorlar” sözüyle andığı yerdedir.

Parisli yıllar oldukça zordu Marie için. Çatı katında, tek göz bir odada yılları geçti. Ne onu soğuk kış gecelerinden koruyacak sobası vardı ne de o geceleri aydınlatacak bir lambası. Yemeyi içmeyi hiç düşünmez hatta kabul etmez, parmaklarının uyuştuğunu bile fark etmeden çalışmalarına devam ederdi. Soğuktan donmadan, açlıktan ölmeden fakülteyi birincilikle bitirmeyi başardı. Okul bittikten sonra kendisi gibi hayatını bilime adamış olan Pierre Curie ile tanıştı.

“İçeri girdiğim zaman Pierre Curie, balkonda camlı kapının önünde duruyordu. O zamanlar otuz beş yaşında olduğu halde bana çok daha genç göründü. Boylu boslu bir adam. Modası geçmiş, bollaşmış elbiseleri ona yine de yakışıyor. Bu erkekte kendisinin fark etmediği doğal bir zarafet var.”

Daha ilk tanışmalarında birbirine yakınlık duymuşlardı. Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie’nin çalışmalarına yardımcı olmak amacıyla sık sık buluşup, bilimsel konular üzerinde sohbete girişirlerdi. Marie ve Pierre, Temmuz 1895’te evlendiler.

Henri Becquerel’in uranyum tuzlarında radyasyon olduğunu keşfetmesiyle Marie ve Pierre çifti kendilerini tamamen çalışmaya adadılar. Araştırmalarını yapacakları bir laboratuvarları bile yoktu. Pierre’nin öğretim üyeliği yaptığı okul, bahçedeki ahşap bir barakayı Curie’lere verdi. Bilimde atılan o büyük adımlar, bu derme çatma barakada atılacaktı.

Wilhelm Conrad Röntgen’in X ışınlarını keşfinden sonra Becquerel’in bazı maddelerin sürekli ışıma yaptığını bulması Marie’nin ilgisini çekmişti. Çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırdı. Temmuz 1898’de Curie çifti, yeni bir radyoaktif element olan uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını açıkladılar. Bu arada maddenin adını, Marie’nin anavatanı Polonya’dan esinlenerek koymuşlardı.

Radyoaktivite peşblendin* iki bölümünde oluşuyordu. Bu da polonyumdan farklı yeni bir radyoaktif madde varlığına işaretti. Radyum ismini vermeyi düşündükleri bu radyoaktivite maddesinin çok daha güçlü olduğunu düşünüyorlardı. Bunun için kolları sıvadılar. Peşblendin temini onlar için pahalıydı ama güçlükle de olsa getirmeyi başardılar. Çalışmaları günler, aylar ve yıllarca sürdü fakat Curie çifti asla yılmıyordu.

Curie çiftinin olağanüstü çabalarını Georges Sagnac’ın, Pierre Curie’ye olan sözlerinden daha iyi anlayabiliriz.

“Madam Curie’yi fizik cemiyetinde gördüğümde kendisini o kadar bozulmuş buldum ki adeta hayretle irkildim. Tezini hazırlamak yüzünden fazla yorulduğunu biliyordum. Fakat bu hali geçirdiğiniz son derece kafa yorucu. Hayatı sürdürecek dayanma gücüne sahip olmadığını anlatıyor. Hem bu sözlerimi kendi üzerinize de alınabilirsiniz. Daha güçlü ısrar edebilmek için tek bir örnek seçiyorum: Hiç yemiyorsunuz. Hiç denecek kadar az. İkinizde, o da, siz de. Madam Curie’nin küçücük bir sucuk parçasını yarım yamalak yiyip üzerine de bir fincan çay içtiğini gördüm.”

Durmadılar ve Eylül 1898’de doğal radyoaktif element radyumu bulduklarını duyurdular. Bu element sayesinde geliştirilen radyoterapi ile kanser hastaları günümüzde tedavi ediliyor. Bu gelişmeler üzerine Marie, 1903’te doktorasını vermiş ve Fransa’da ileri bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın olmuştu. Aynı yıl içinde eşi ve Becquerel ile birlikte, Nobel Fizik Ödülü’nü de alıyor ve tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu. İlk Nobel ödülünü aldığı törende maalesef Marie Curie’nin konuşmasına izin verilmedi, konuşmayı Pierre Curie yaptı. Pierre Curie, herkesin ancak ileride anlayacağı şu sözlerle konuşmasını bitirdi:

“Radyumun cani ellerde çok tehlikeli olabileceğini düşünebiliriz. Doğanın sırlarını çözmek insanlığın yararına mıdır, ancak bu sırlardan yararlanabilecek kadar olgun muyuz, edindiğimiz bilgiler insanlık için zararlı olmayacak mı diye sormak hakkımızdır. Nobel’in kendi buluşları bu bakımdan örnek olarak alınabilir. Yüksek güçlü patlayıcılar insanlara çok önemli işler başarma olanağı vermiştir. Ama bunlar aynı zamanda halkları savaşa sürükleyen caniler elinde korkunç birer yok etme aracıdır.”

Takvim 19 Nisan 1906’yı gösteriyordu. Yağmurlu, kasvetli bir sabaha uyandılar. Sanki bir şeylerin ters gideceği belli gibiydi. Pierre o gün, Fen Fakültesi Profesörleri Birliği’nin öğle yemeğine katıldı. Yemekten sonra, yağmurlu havada yürürken kendisine atın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Marie, hayat arkadaşını, yoldaşını kaybetmişti.

“Bütün meşhur olmuş insanlar içinde, şan ve şöhretin bozmadığı tek varlık”                                                                                                             – Einstein

12 Mayıs 1906 tarihinde Pierre’nin kürsüsünün Marie’ye verilmesi teklif edildi. Marie eşinin öğretim görevini sürdürürken, 1908 yılında görev yaptığı Sorbonne Üniversitesi’nde profesör oldu ve profesör unvanını alan ilk kadın olarak tüm Avrupa’da kendisinden söz ettirdi. Marie bundan sonra kendini çalışmalara verdi. 13 yıl süren çabalar sonucu arı metal halinde radyumu elde etmeyi başardı. Bu başarısı ona 1911 Nobel Kimya ödülünü kazandırdı. Böylece tarihte iki Nobel Ödülü’ne sahip ilk insan oldu.

1914 yılında Paris Üniversitesi’nde Radyum Enstitüsü kuruldu. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekmeye çalıştı. I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyoaktif ışına maruz kalmaktan kurtulamadılar.

Curie’nin bedeni, aşırı dozdaki radyasyona dayanamadı ve Fransa’nın Savoy şehrinde 67 yaşında hayata gözlerini yumdu. Şimdi Sceaux’daki mezarında çok sevdiği eşi Pierre’le birlikte yatıyor.

Mücadele ile geçen 67 yıl. Marie Curie, hayatının hiçbir anında umutsuzluğa düşmedi, çalışmaktan ve ideallerinden vazgeçmedi. Yaşadığı dönemde kadın olmanın zorluklarıyla mücadele etti fakat bu durum ne profesör unvanını alan ilk kadın olmasına engel oldu ne de Nobel ödülünü kazanmasına.  Marie Curie’nin çalışmaları; fizik, kimya, onkoloji, teknoloji, tıp, nükleer fizik ve daha birçok alanda yeni kapılar açtı ve yeni bir dönem başlattı.

“Her çağın kendi rüyası vardır. O halde dünün rüyalarını bir kenara bırakın. Bilginin meşalesini alın ve geleceğin sarayını inşa edin!”

*Peşblend: İçinden cam sanayinde kullanılan uranyum tuzu çıkarılan maden filizi.

Kaynakça:

 

 

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0