“Ben” Asrı ve Gençlik

“Ben” Asrı ve Gençlik

The Century of The Self (Ben Asrı), 2002 yılında Adam Curtis tarafından çekilen 4 bölümlük bir BBC belgeseli. Belgesel, psikanalist Sigmund Freud’un fikirlerinin, kendisi kadar meşhur olmayan ancak insanlık tarihinde en az onun kadar etki yaratmış yeğeni Edward Bernays tarafından kullanılmasıyla PR (halkla ilişkiler) sektörünün yaratım serüvenini konu alıyor. Sigmund Freud’un “bilinç dışı” kavramının kitleleri tüketime ve arzulanan ideolojik kalıplara yönlendirmek için nasıl kullanıldığının yolları detaylıca anlatılıyor. Belgeseli meraklılarına ve özellikle reklamcılık, medya, halkla ilişkiler gibi bölümler okuyan arkadaşlarıma içtenlikle öneririm ancak gelin biz hep beraber bu dört saatlik belgeselin gençliğe dokunan ucunu inceleyelim…

20.yüzyılın başından itibaren hem reklamcılık hem de siyasal iletişim alanlarında artık bir zorunluluk olan ve kendini hızla güncelleyen PR yöntemleri, toplumları sadece tüketmeye değil aynı zamanda belirlenen siyasal kalıplar içinde hareket etmeye yönlendirmek için de kullanıldı. Bu yöntemlerin reklamcılık alanındaki en temel yansıması insanları bir ürünü almaya ihtiyaç yerine “daha iyi hissetmek” iddiası üzerinden ikna etmekti. Bu bağlamda belgeselde tütün şirketlerinin gelirlerini arttırmak adına kadınları sigara kullanımına teşvik etmek için Bernays’e başvurduğu meşhur bir örnek söz konusu. Mesleki hayatını Freud’un teorileri üzerine kuran Bernays, sigaranın derinlerde cinsel bir sembol olduğunu keşfedince reklam planlamalarını da kadınların özgürleşme hareketi aracılığıyla kuruyor ve sigara içen kadınların tabuları yıkan, özgür kadınlar olduğunu yansıtan bir dizi PR çalışmasına başvuruyor. Bu çalışmalar, algıya yönelik metin reklamlarından kadınların kalabalık kutlamalarda toplu olarak sigara içme eylemlerine kadar pek çok yöntemi içeriyor ve sonucunda ciddi bir başarı oranıyla beraberinde sağlığa zararlı olduğu açıkça bilinen sigara markalarına çok büyük kârlar getiriyor. Bu ikonik PR hamlesinden sonraki süreçte reklam ajansları artık bünyelerinde psikanalistleri çalıştırmaya başlıyorlar.

Bununla beraber, özellikle 1920’li yıllardan itibaren Bernays’ın psikanaliz temelli PR araştırmaları reklamcılık için olduğu kadar yönetimler ve kitle iletişimi için de bir anahtar niteliği taşıyor. İşin siyasal iletişim yüzünde seçim çalışmalarının yanında özellikle Soğuk Savaş dönemi ile beraber karşılaşılan krizler yer alıyor. Bernays’e göre toplumlar, derin arzu ve güdülerine hitap edilerek kolaylıkla yönlendirilebilir, bu sebeple krizlerin çözümleri de onları korku duydukları olgular hakkında kışkırtmaktan ve korkularını körükleyerek devletin otoritesini arttırmaktan geçiyor. Bu süreçte ABD’nin savaş suçlarından diğer ülkelerde düzenlediği darbelere kadar birçok sorunlu yaklaşımın üzeri Bernays’ın yöntemleriyle kapatılıyor.

Yönetim, toplumun nabzını tutmaya ve bundan daha da önemlisi yönlendirmeye yönelik bu çeşitli psikolojik ve iletişimsel eylemlerinin gençlik üzerindeki politikalara yönelmesi ise 1960’lı yılları buluyor. Bu gecikmenin en temel sebeplerinden biri gençliğin yalnızca savaşa giden bir yaş grubu ya da aile kurumunun bir parçası olmak dışında bağımsız kararlar alabilen bir kitle olarak muhatap alınışının tarihsel olarak ancak bu yıllara tekabül edebilmesi ya da başka bir deyişle bu muhatapsızlığı tersine çevirmeye niyetli gençlik hareketlerinin hızlı yükselişi ve PR sistemindeki baskıcı açıkları keşfetmeleri.

Bu yıllarda psikanalistler uyumsuzluğu çözülmesi gereken ve toplum sağlığını tehdit eden bir mental rahatsızlık göstergesi olarak kabul ederken, ABD’deki eşitlikçi siyahi ayaklanmalar başta olmak üzere muhalif gençler ve örgütlenmeler uyumsuzluğu dayatmayla uyumluluk yaratan bir toplumda pozitif bir kavram olarak okumaya başlıyorlar. Toplumsal yaşamdaki Freudyen etki bu kıvılcımla beraber hızla sönümlenir hatta düpedüz kötülenirken, Bernays’ın kurduğu ideal Amerikan toplumu kontrol sistemi ise hızlı bir çöküşe geçiyor. Sistemin ebeveynlerinin jenerasyonunu kontrol edişine bizzat tanık olan gençler artık tüketimlerini yönlendirmek için psikologlarla ortaklaşa çalışan reklamcılara ve benzer yöntemlerle kendilerine siyasi dayatmalar sunan yalancı politikacıların beyin yıkama hamlelerine karşı kolektif bir duruş sergiliyorlar.

Üniversite kampüslerinde hızla ivme kazanan tüketim karşıtlığı, ABD’ye karşı güvenin giderek sarsıldığı Vietnam savaşı karşıtı eylemlerle beraber had safhaya ulaşıyor ve meşhur bir sloganla hafızalara kazınıyor: Hepimizin kafasının içinde bir polis var ve yok edilmeli! Bir yandan Vietnam’da kullanılan silahları üretirken bir yandan kendi tüketim ürünlerini satmak için psikanalistlerle çalışan reklam ajanslarına milyarlarca bütçe harcayan firmalar, öğrencilerin tepkilerinin ve hatta zaman zaman saldırılarının hedefi haline geliyor. Dünyada 68 hareketinin yükselişiyle beraber metalara bağımlı yaşamak istemeyen ancak tamamıyla metalar üzerine kurulu bir sistemin içine hapsedilen ABD gençleri, bireysel buhranlar yerine toplu bir başkaldırı yöntemini tercih edince ise müdahaleleri giderek şiddetlenen devletle yani diğer bir deyişle gerçek polisle karşı karşıya geliyorlar. Ancak Kent State Üniversitesi’nde 4 öğrencinin eylemlerde öldürülmesiyle zirveye ulaşan Amerikan polisinin gövde gösterisi, Amerikan toplumunun daha önce karşılaşmadığı bir baskı yüzünü gösterince öğrencilerin hedefleri yine bilinçli PR yöntemleri kullanılarak devletin polisi ile çatışmanın mümkün olmadığını, dolayısıyla önce kendi kafalarındaki polisle çatışmaları gerektiği fikrini onlara kanıksatıyor. Böylece daha önce politik olarak aktif bir kolektifin parçası olan gençler bireysel buhranlarına ve onlara çözüm getirmeden toplumsal olarak etkili olamayacakları fikrine yönlendiriliyor.

Bu fikir kendine önce dışavurumsal terapi yöntemleri, şu anda ise “wellness” olarak tanımladığımız ruhsal ve fiziksel iyi hissetme yöntemleri bütünü olarak yer bulurken, ABD ise tam olarak istediği “uyumluluğu” yeniden yaratıyor ve bu asi başkaldırı deneyiminden kendi sonuçlarını bir daha yaşamamak üzere öğreniyor. Hikâye günümüze gelince ise toplumsal hareketliliği en yakından deneyimleyen gençliğin pazarlama stratejileri, siyasal baskılar ve bireysel buhranlar üçgeninde sıkışmışlığının baki olduğunu söyleyebiliriz. Hem kampüslerimizde hem de kafamızın içinde hâlâ polisler olduğu da doğru. Ancak asıl mesele bize çıkış yolu sağlayacak olanın inatla dayatılan bireysellik ve tüketim çılgınlığı değil dayanışma bilinci olacağının farkına varmak ve geçmiş hatalarımızdan ders almak.

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0