93.Oscar Akademi Ödülleri

93.Oscar Akademi Ödülleri

Tüm sinefiller için yılın en beklenen anı olan Oscar (Akademi) Ödülleri geçtiğimiz 25 Nisan gecesi sahiplerini buldu. Pandemi şartları ile geçtiğimiz yıllara kıyasla daha az katılımla gerçekleşen Oscar Töreni, ülkemizde de ilk kez TV’de naklen yayınlandı. Çoğu kişinin en az bir dalda ödül alır diyerek beklediği film, ödül alamamış, açıklanan sonuçlardan izleyiciler tatmin olamamıştır belki ama bu ödül sezonunda en azından En İyi Film Oscar’ını hangi filmin alacağına dair çoğumuz aynı fikirdedir diye düşünüyorum: Nomadland

 

Nomandland; Altın Küre, BAFTA, Altın Aslan gibi diğer ödül törenlerinden de eli dolu döndüğü için hepimize Oscar sinyalini çoktan vermişti. Filmin yönetmeni Chloe Zhao, En İyi Yönetmen Oscarı’nı alan ikinci kadın olarak tarihe geçerken aynı zamanda bu kategoride ödül alan ilk Asyalı kadın yönetmen oldu. Zhao, bu başarısıyla erkek meslektaşlarının yanı sıra sektörde sayıca az ve yıllardır geri plana atılan kadın meslektaşlarının da var olduğunu hatırlattı diyebiliriz. Filmin ana karakteri Fern’i canlandıran Frances McDormand ise En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na layık görüldü. Kendisini birkaç yıl önce yine aynı ödülü kazandığı Three Billboards Outside Ebbing, Missouri filminde izlemiştik. Orada da kızının şüpheli ölümünün peşini bırakmayan bir anneyi canlandırmıştı. McDormand, olay akışından çok durum ve karakterin iç dünyasına yoğunlaşılan filmlerde canlandırdığı karakteri adeta yaşıyor. Gitmek zorunda kalanlara adanan bu film göçebe yaşam süren Fern üzerinden, kapitalizmi, Amerika’nın iç açıcı olmayan düzeni ve bireyin anlaşılamamasını ve yalnızlığını seyretmemize olanak sağlıyor. Filmi izlerken çoğunlukla yalnızlığın korkunç mu yoksa huzurlu mu olduğu konusunda kararsız hissediyoruz. Fern karakterinin kendisine yüzeysel yaklaşan, acıyan ya da tam tersine yanında olan insanlarla diyalogları, her daim soğukkanlı durmaya çalışması ama bunlara rağmen iç dünyasının da bize yansıması, geçmişine olan bağlılığı ve en sonunda bu bağlılığın da yer yer sorgulandığı bir film. En İyi Film olup olmadığı seyirciler tarafından hala tartışılsa da etkileyiciliğini ve eleştirdiği pek çok konuyu göz ardı edemeyiz.

Sezonun başından beri beklentilerimizi epey yüksek tutan bir diğer film ise David Fincher’dan: Mank.

Sinema Tarihi’nin yapıtaşlarından kabul edilen Orson Welles filmi Citizen Kane’nin senaristi Herman Mankiewicz’i ve onun senaryoyu yazma aşamasını konu edinen bu filmin senaryosu yıllar önce Fincher’ın babası Jack Fincher tarafından kaleme alınmış. Titizliğini daha önce Fight Club, Se7en, Zodiac, Gone Girl ve nice filmlerinden de bildiğimiz Fincher, son filmi Mank’te de tüm ustalığını konuşturmuş bana göre. Yaratılan atmosfer, kostümlerin ve mekanların başarısı bir yana; kusursuz diyebileceğimiz ve dönemi direkt yansıtan sinematografisi, ses kurgusu ve görüntü kurgusuna insan hayret ediyor. Ama şunu da belirtmek lazım ki Mankiewicz üzerinden dönemi sertçe eleştiren bu film aslında azınlığa hitap etmekte. Başta Citizen Kane olmak üzere; Amerikan Tarihi, Hollywood Tarihi ve belli başlı film yapım şirketleri hakkında az çok bilgi edindikten sonra dili tam olarak çözülebilecek bir film. Filmin kitlesinin genel izleyici olmaması belki bazı sitelerde onu acımasız ve yüzeysel eleştirilere maruz bıraksa da Mank, son yıllarda yapılan en kaliteli filmlerden biri bana göre. Aldığı En İyi Sinematografi Oscarı ve En İyi Yapım Tasarımı Oscarı’nın hakkını veriyor diyebiliriz. Her ne kadar kara mizah ustası Mank’e hayat veren Gary Oldman’ın En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazanması uzun süredir istense de ödül farklı birine, çok da isabetli birine gitti diye düşünüyorum.

En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nın sahibi yaşayan en büyük oyunculardan: Anthony Hopkins

 

Hannibal Lecter rolü ile gönüllerde taht kuran Hopkins 83 yaşında olmasına rağmen adını Sinema Tarihi’ne altın harflerle yazdırmaya devam ediyor. Hopkins’in başrolü Olivia Colman ile paylaştığı The Father filminde Anthony isimli yaşlı bir babanın yaşlılığıyla ve bunun getirdiği bazı kısıtlamalar ile başı dertte. Karaktere odaklandığımız bu filmde özgürlüğüne düşkün ve inatçı Anthony’nin yaşlanmayı kabul etmediğini, iç dünyası ve dış dünyasındaki çatışmalarını, kafasındaki düşünceleri ve kuşkuları tüm gerçekçiliğiyle izliyor ve etkileniyoruz. Hopkins karakter odaklı bu filmi tüm ustalığını sergileyerek daha da çarpıcı hale getiriyor.

Kurgu ve Ses dalında ses getiren: Sound of Metal

 

Darius Marder’in yönettiği bu drama, hayatını sevgilisiyle beraber sahne alıp bateri çalarak geçiren Ruben’in hiç beklemediği bir anda işitme duyusunu kaybetmesini ve sonrasında da hayatının aldığı yönü anlatıyor. Karakter üzerinden kaygı, çaresizlik, umut, sevgi ve bekleyiş gibi kavramları başarılı ve abartıdan uzak bir biçimde işlemesi filmin en sevdiğim yanı oldu diyebilirim. Konusundan ötürü ses ve sessizliğin çok önemli olduğu Sound Of Metal’in aldığı En İyi Film Kurgusu Oscarı ve En İyi Ses Oscarı’na şaşırmamak gerek.

Diğer yandan Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı ile karşımıza Another Round (Druk) çıkıyor.

Danimarka, Hollanda ve İsveç ortak yapımı bu filmin fikri yönetmen Vinterberg’in içinde kendi kızının da olduğu Danimarka gençliğini gözlemesi ve bir psikiyatrist ile görüşmesi esnasında alkolün olumsuz etkisi ve geri dönülmez bazı kötü sonuçlara sebebiyet vermesine rağmen kanımızdaki oranı %0.05 oranında korunduğunda yaşam kalitemiz ve motivasyonumuza olumlu etkilerinin olduğunu öğrenince ortaya çıkmış. Film de Martin ve diğer karakterlerin bu konuda deney yapmalarını, sonrasında deneyle gelen olumlu ve olumsuz sonuçları anlatıyor. Avrupa’da büyük sükse yaratan Another Round, Akademi Ödülleri ile beraber BAFTA, Avrupa Film Ödülleri ve Robert Ödülleri’nden de eli boş dönmedi.

 

En İyi Görsel Efekt Oscarı Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği ve Sator Karesi’nin gizemine odaklanan Tenet’e giderken, En İyi Kostüm Tasarımı Oscarı ise Ma Rainey’s Black Bottom’a gitti. Bu filme dair en önemli detaylar bir tiyatro oyunundan uyarlama olması ve tek mekanda geçmesi. Bunu başarabilmesi ve dönem atmosferini iyi yansıtması filme ayrı saygı uyandırırken Chadwick Boseman’i izlediğimiz son film olması bir çok sinemasever için filmi özel kıldı.

En İyi Animasyon Filmi Oscarı: Soul

Disney ve PIXAR’ın bugüne kadar hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap eden pek çok animasyon filmi oldu. Ancak son yıllarda bu giderek belirginleşiyor. En son yine En İyi Animasyon Filmi Oscarlı Ters Yüz ile bunu net biçimde görmüştük. Ters Yüz insan psikolojisine değinen ve yetişkinleri fazlasıyla kapsayan bir animasyondu. Aynı etkiyi Soul da hissettiriyor. Filmde verilen benliği keşfetmeye, aynı zamanda hayatın tadını çıkarmaya dair mesajların içi boş güzellemeler mi olduğu yoksa gerçekten bir farkındalık yaratmaya mı çalıştığı tartışılsa da yaşanan coğrafyaya göre izleyici bakış açısının oldukça farklılık göstereceği türden bir animasyon. Ama her izleyişte yeni bir anlam çıkarılabileceğini düşünüyorum bu filmden. Animasyon türünün genelde yalın ve lineer zaman akışına rağmen insanın varoluşuna dair derin düşüncelere sevk eden bu film aynı zamanda En İyi Film Müziği Oscarı’nı da aldı.

Animasyona değinmişken En İyi Kısa Animasyon Oscarı’nın sahibini de es geçmeyelim: If Anything Happens I Love You

Kısa film, türü ne olursa olsun seyirciye bir şeyi anlatmak ve hissettirmek için oldukça kısıtlı bir vakit olduğundan ayrı bir meziyet ister. Sadece 12 dakika süren bu kısa animasyon kızlarını okulda çıkan bir saldırıda kaybeden ebeveynlerin yasını konu ediniyor. Dakikalar içerisinde sizi içine alıyor ve bunun başlıca sebebi filmin akışı. Siyah-beyaz filmde tam yerinde kullanılan renkler, somut ile soyutun bir arada olması, sadece çizgiler ile izleyicinin içinde bir şey uyandırması ve başarılı soundtrackleri ile bana tekrar açıp kendisini izlettirdi. Yas tutmanın insana içe kapanma, anılara tutunma veyahut kabullenememe gibi dönütlerini de net bir şekilde aktardığını düşünüyorum.

Ve son olarak üzerinde özellikle durmak istediğim bir kısa daha: Two Distant Strangers

Yarım saat süren bu kısa filmde gündüz evine gitmeye çalışırken siyahi olduğu için kendisine sataşan bir polise denk gelen ve aynı polis tarafından öldürülen bir adama denk geliyoruz. Asıl olay ise adam öldürüldüğünde aynı güne yeniden uyanıyor ve hangi farklı yolu denerse denesin aynı polis tarafından öldürülüyor. Anlayacağınız üzere bir paradoks söz konusu. Fakat bu paradoks, filmde aynı olayın sürekli tekrarlanmasından ibaret değil. Aslında film gerçek yaşamda olan bir paradoksa dikkat çekiyor: Siyahilerin yüzyıllardır ırkçılığa, şiddete ve hatta ölüme maruz kalması ve bu durumun sona ermiyor olması. Filmde polisin de dediği gibi ‘Ben seni öldürmeyince paradoks mu bitiyor ?’ Filmi tek bir replikle özetle deseler bunu seçerdim. Çünkü bu acımasız ve ilkel paradoksun kırılabilmesi için birilerinin değişmesi gerekiyor, ve bu değişimden kastım kesinlikle ten rengi değil(?). Filmin sonunda o gün öleceğinden habersiz okula, bakkala, işe, arabasına giden ancak sırf siyahi diye tam o an son nefesini veren insanların isimleri anılıyor ve bu insanların arasında hepimizin bildiği George Floyd da var. Aynı zamanda filmdeki paradoks sahnelerinden birinde de George Floyd Cinayeti’ne çarpıcı bir gönderme yapılıyor.

Akademi Ödülleri’ne dair üzerinde durmamız gereken daha birçok film ve ayrıntı var. Ödüllü filmlerin yanı sıra bir o kadar değerli adaylıklar da var. Ancak hepsi tek bir yazıda değil ayrı ayrı değerlendirilmeli diye düşündüğümden bu yazımda sadece ödüllü filmlere genel olarak değinmek istedim. Son bir senede Covid-19 yüzünden hayatımızda yer alan pek çok şey zor zamanlar geçirmekte ve sinema da buna dahil. Kapalı sinema salonlarına, çekim şartlarının daha da zorlaşmasına, her alanda vuku bulan ekonomik buhranlara rağmen sinemayı yaşatmaya, bugün yazımda bahsettiğim ve izleyenlerde iz bırakan filmlere imza atmaya, birçok konuda dünyanın en kapsamlı ve evrimleşmeye en müsait sanat dalı sinemayı topluma bir ışık olarak tutan yönetmenlerden set işçilerine kadar tüm sinema emekçilerine bu yolda büyük saygı ve hayranlık duyduğumu belirtmek istiyor, Nomadland’in sonunda olduğu gibi  ‘Yolda Görüşürüz’ diyorum.