10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde Türkiye Tablosu

10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde Türkiye Tablosu

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin ilan edilişinin ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaya başlanışının 73.yılındayız. Beyanname’de de bildirildiği üzere tüm insanların eşit olduğunu, insanlık dışı muamele ya da cezanın yasaklandığını, kişilerin düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi gerektiğini, adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı olduğunu hem bu hakların sahibi yurttaşlara hem de hakların muhatabı olan yönetimlere hatırlatmalıyız. İnsan hakları savunucuları olarak her geçen gün artmakta olan düşünce ve ifade özgürlüğü, işçi ve kadın hakları, toplantı ve gösteri hakkı ihlallerine dikkat çekmek istedik.

Gündemimizde maalesef yıllardır yer alan ve çözüm üretilmesi gerekirken İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle soruna bir düğüm daha atılan ‘‘kadın hakları ve kadın cinayetleri’’, demokratik ilkelere uygun olmaksızın atanan kayyum rektör sorununa karşı ‘‘Boğaziçi Direnişi süreci ve öğrenci hakları’’ nihayetinde ‘’çalışan hakları ve bu haklar doğrultusunda atılan adımlar’’ başlıklarına Av. Yelda Koçak’la yaptığımız röportajda değineceğiz.

İnsan haklarının temel taşlarından olan ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı bir dönemdeyiz. Sıra arkadaşlarımız anayasal haklarını kullanmasına rağmen idari ve hukuki yaptırımlara maruz kalıyor. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Temel haklardan biri olan ifade özgürlüğünün kullanımı konusunda tüm yurttaşların baskı altında olduğu bir dönemdeyiz. Keza öğrenciler de bu baskının süjelerinden. Bir örnek vermek gerekirse: Öğrenciler kendi yemekhanelerindeki zamma tepki göstermek, bu zammı protesto etmek istediklerinde tüm bu barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşleri devlet ve/veya üniversite yönetimince yıpratıcı önlemler hatta şiddetle bastırılmak isteniyor. Halbuki bu toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı T.C Anayasa’sı madde 34 hükmünce güvence altına alınmıştır. Devlet aslında bu faaliyetleri suç ilan ederken Anayasa’ya karşı geliyor.

Yine ifade özgürlüğünün kullanılamadığı bir başka güncel konu ise sosyal medya paylaşımları. En basit, en temel ifade özgürlüğü kullanım şekli olan sosyal medya ve bu medyayı çok yaygın kullanan gençler atıl haldeki yasa maddeleriyle ve keyfi uygulamalarla kısıtlanıyorlar. Cumhurbaşkanı’na hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik gibi sebeplerle tek bir tweetle evlerinden yaka paça alınan vatandaşlar bize Türkiye’nin ifade özgürlüğünü kullananlar için bir hapishane olduğu gerçeğini hatırlatıyor.

Ülkemizde en çok gözlemlediğimiz hak ihlallerinden bir tanesi de ne yazık ki kadın hakları. Siz de İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin dava sürecinde yer alıyordunuz. Sizce İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle birlikte Türkiye’deki tablodan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?

İstanbul Sözleşmesi temel bir insan hakları sözleşmesidir. 20 Mart 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı kararıyla Türkiye tek taraflı olarak bu sözleşmeden çekilmiştir. Ancak açılan ve Danıştay’da derdest olan davada da dile getirdiğimiz gibi: Temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler hususunda kararname çıkarılamaz. Maalesef ki AKP iktidarı İstanbul Sözleşmesi’nin temel bir insan hakkı sözleşmesi olduğu kıymetini yadsıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak saf bir kadın hakları sorunu değil ulusal anlamda insan hakları bütünlüğüne de saldırı niteliğindedir.

Kadın hakları, insan haklarıdır. 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Yönelik Kanunun ülkemizdeki önemi nedir?

6284 Sayılı Kanun devletin ‘‘şiddet önlenemez, şiddete ne kadar çabalasak da karşı koyamayız, şiddetle başa çıkamayız’’ söylemlerine karşı aslında en uygulanabilir ve en istenilen sonucu veren çözüm yoludur. Bu Kanun İstanbul Sözleşmesi’nin ruhuna uygun bir şekilde hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Gücünü İstanbul Sözleşmesi’nden alarak devletin şiddetle mücadelede neler yapması ve hangi önlemleri alması gerektiğini adım adım gösterir. 6284 Sayılı Kanun kadınları şiddetten koruyabilecek, kadınları yaşatabilecek bir kanundur. Fakat biz bugün büyük uygulama sorunlarıyla karşı karşıyayız. Kanun içeriğinde açık açık bahsedilen hükümleri bile talimatları saraydan alan hâkim ve savcılara uygulatamıyoruz. Yüz karartıcı bir örnekle bu kararlardan söz edecek olursak: Bir kadın işçi patronunun tecavüz tehdidine karşı 6284 Sayılı Kanun doğrultusunda koruma talebi istediğinde hâkim taraflar arası gönül ilişkisi bulunmadığı ve evli olmadıkları gerekçesiyle ret kararı alıyor. Bu ülkede kadınlar bırakın gönül ilişkisini; sokakta hiç tanımadığı bir erkek tarafından samuray kılıcıyla katlediliyorlar. Kanun uygulayıcıları ise bilerek, isteyerek, Saray güdümünde hareket ederek 6284’ü yıpratıp uygulatmama yönünde eğilim sergiliyorlar. Tam bu noktada şu slogan bizim için çok önemli aslında: Yasalara dokunma, uygula.

Gündemde aslında hepimizin sıkça gördüğü bir diğer konu da öğrencilerin karşı karşıya kaldığı haksızlıklar. Özellikle son yıllarda Boğaziçi öğrencilerinin direnişi ve sürecin işleyişi hakkında bizleri bilgilendirir misiniz?

2021 yılına gözümüzü Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne kayyum atanarak açmıştık. Direniş bir yıla yaklaşırken aslında Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve öğrencilerine teşekkür etmeliyiz. Çünkü bu direnişle Saray’ın demokratik ilkelere aykırı, düşünce özgürlüğüne ters uygulamasıyla atadığı kayyum, koltuğunu bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu haklı direnişin sahibi öğrenciler; işkencelerle, kapıları özel harekât ekiplerince kırılarak evlerinden alındılar. Soruşturmaya tabi tutuldular. Bu öğrencilerden onlarcasının hukuki süreçleri yürümekte. İkisi de tutuklu bulunmakta. Direnişte yer alan öğrenciler eğitim, KYK yurtlarında barınma, burs alma gibi hakları ihlal edilerek cezalandırılmaya çalışılıyor.

Türkiye’deki iş yerlerindeki şiddet ve taciz oranları da bir hayli artış göstermekte. Keza bu duruma fakültelerini henüz bitirmiş olup staj sürecinde olan öğrenci arkadaşlarımızda da rastlamaktayız. Yurt dışında ise mesai sonrasında çalışana mesaj atmak dahi yaptırım uygulanan bir mesele haline geldi. Türkiye’de de bununla ilgili düzenlenen ve yürütülen bir çalışma var mı?

Son 5-6 yıldır Türkiye’nin üniversite gençliği ülkenin genç işçi nüfusu haline geldi. Kampüslerde görmeye alışık olduğumuz öğrenciler artık düzensiz, geçici, tehlikeli işlerde çalışıyorlar. Bu doğrultuda iş yerindeki şiddet ve tacize karşı uluslararası çalışma örgütü olarak kurulan İLO tarafından 2019 yılında kabul edilen 190 sayılı sözleşme çok kıymetlidir. İLO190 sadece çalışanı çalıştığı süre boyunca değil iş başvurusu aşamasında, işten ayrılma sürecinde de şiddetten, ayrımcılıktan koruyor. Ben İLO190’ı çalışma hayatının İstanbul Sözleşmesi olarak tanımlıyorum. İLO190 devletlere koruma, önleme, ayrımcılık, telafi etme ve kalıcı politikalar geliştirme yükümlülüğü yüklüyor. İLO190 sadece işçi hareketinin, sendikaların gündeminde değil kadın ve gençlik hareketlerinin gündeminde de olmalı.

 

Röportör: Eylül Çezik

 

+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0