Yaratılan Zaman ve Çürütülen Akıl

Yaratılan Zaman ve Çürütülen Akıl

“Ambient TV”, yani siz telefonunuzla uğraşırken, kötü bir ayrılık sonrası aklınızın boş kalmaması için veya ev işi yaparken izlemeye uygun ‘arkaplan’ dizi veya filmleri.

Türkçede çevre, ortam, atmosfer anlamına gelen ambient kelimesi terimsel anlamıyla daha çok müzik alanında kullanılan bir kelime olup Spotİfy, Youtube Music gibi kullanıcıya özel şarkı listesi hazırlayan uygulamalar ile birlikte müzik endüstrisi içinde popülerleşmiş durumda. Yirmi dört saat içinde yaptığımız her iş için müzik listeleri oluşturan bu uygulamalar arka plan müziği, atmosfer müziği olarak ambient müzik kullanılıyor. Veya bu amaçla yapılmamış şarkıları bu bütünlüğe yerleştirerek bu alanda tüketilmesini sağlıyor. Şöyle bir baktığımızda yüksek ihtimalle Adele, Hello şarkısını ben koltukta uzanırken “Uzanmışım Şöyle” listesiyle dinleyeyim diye yapmamıştır. Yapmışsa bile bu, o kadar da büyük bir kaosa sebep olmaz. O yüzden devam edelim. Bu listelerdeki şarkılar listenin tüketileceği eyleme göre değişiyor. Örneğin “neşeli bir sabaha uyan” listesinde hareketli ve bol mutluluk sözcüğü içeren şarkılara yer verirken “taze kahvenle yağmuru izle” listesi daha çok yavaş ve hüzün içerikli şarkılara değiniyor, insanı o atmosfere sokuyor. Bu listeler ambient müzik teriminin anlamını beslediği hali bir yana, duyusal hazzın ve dinleyicinin sanatsal bir aktarım almasını sağlamak yerine tamamen gün içerisindeki koşul, ruh hali ve etkinliğe uyum sağlaması, o atmosferi pekiştirmesi için tüketiliyor. Genelde bu listelerle ‘duyduğumuz’ şarkıları, gerçek anlamıyla dinlemiyoruz bile. Bu müziklerin değeri, filmde ağlayan baş karakter sahnesinin üzerine çekimden sonra eklenmiş hüzünlü bir şarkıdan farksızdır. Oyuncu çekim sırasında müziği duymuyordur ancak şarkı sonradan eklenerek o sahnenin atmosferine, seyirciye geçmesi istenen duyguya katkı sağlıyordur, sahnenin bir parçası haline geliyordur. Son zamanlarda çok ünlü olan lo-fi kızı görseli ve farklı şekilde yorumlanmış kusurlu hip-hop parçalarından oluşan o çok ünlü çalışma (study) listesi de bu başlığa verebileceğimiz örnekler arasındadır.

Peki Ya Sinema?

Gelelim sinema konusuna ve “Ambient TV” başlığına. Müzik alanından farklı olarak ders çalışırken bu dizi-filmleri izlemiyor olabiliriz ancak bu, film-dizi üretimlerinin hatırı sayılır kısmının, özellikle ülkemizde yarısından çoğu denebilir, ambient tv tanımı ile açıklanabildiği gerçeğini değiştirmez.

Bu film-dizilerde ortalama oyunculuklar, klişe hikayeler, canlı renklerin kullanıldığı renk paletleri ve yüzeysel senaryolarla karşılaşırız. Sinema da bir hikayenin klişe olması o üretimin kalitesinin bozuk olduğu anlamına gelmese de burada yüzeysel ve klişeyi olumsuz anlamlarıyla kullanıyorum. Ne kadar insanların neyi izlemeyi sevdikleri beni ilgilendirmese dahi bu sinema içeriklerinin insanları topluca asalaklaştırdığı, dünyanın reklam afişleri ve pinterest duvar kağıtları gibi tos pembe algılanmasında önemli bir yer tuttuğu ve en önemlisi üretken olmak yerine zamanı ‘tüketmeyi ve öldürmeyi’, dişlerimizi fırçalarken boşa akıttığımız sudan farksız olmamasıyla eleştiriyorum.

Uyarıcı düşüncenin eksikliği beynimizin çalışmasında olumsuz rol oynadığı bilinirken bizleri düşünmemeye iten bu film-dizi üretimlerinin bizi ne kadar rahatlattığı ve beynimizi ne kadar dinlendirdiği muhallaktır. Türkiye’de neredeyse tüm televizyon dizileri bu başlığın altına dizilebilirken internet sinemasında yayınlanan hatırı sayılır sayıdaki yerli yapım üretimler hala gemiyi ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Dünya çapında baktığımızda ise ambient tv öncülüğü rakipsiz bir şekilde Netflixtedir. Öylesine açtığımız, birkaç sahnesini hatta birkaç bölümünü bile kaçırsak hikayeden hiçbir şey eksilmeyecek olan bu film-dizileri aralıksız saatlerce izliyoruz. Sonrasında da uygulamanın şu sorusuyla karşı karşıya geliyoruz; Hala orada mısın?

Bir Bütünün Parçası

Yaklaşık iki yüz yıldır kökünden değişime uğramış olan toplum olma biçimi ve insanın gündelik hayatı, son kırk yılda vahşice kelimesiyle sıfatlandırabileceğimiz bir değişim ivmesi yakalamış durumda. Eğitimin, hukukun, sağlığın, doğanın her alanda negatif yönde bir dönüşüme uğradığını tespitini yapabiliriz. Bütün bunların negatif yönde dönüşüme uğramasıyla birlikte niteliğini ve üretkenliğini kaybetmeye mahkum olan başka bir şey daha var: İnsanların gündelik hayatı. Ortalama 79 yıl yaşayacağımız biricik ömrümüz her geçen gün daha fazla kontrolünü bizim elimizden çıkıp bizi çevreleyen şeylere bırakmakta. Liseliler daha 14-15 yaşlarından ne olmak istedikleri ile ne olmaları gerektikleriyle ilgili kendileri, çevreleri ve aileleriyle çatışmaya girmekte, lise son sınıfta bütün hayattan taviz verip sınav maratonuna hazırlanmakta. Üniversite döneminde bir aile üyesinden toplumdaki bireye dönüşme sancısı çeken öğrenciler okurken güvencesiz ve ucuza çalışmak, mezun olduktan sonra ise işsizlikten kurtulmak için iş kültürüne uygun biçimde kendini en iyi şekilde pazarlayacağı alışkanlıkları edinmekle yükümlü. Bu iş kültürü dediğimiz şey ise seri üretimdeki gibi birbirinin aynısı davranış biçimleri üretmekte. CV’nin nasıl doldurulması gerektiği, hangi tarz kafelerde neyin nasıl içileceği, iş hayatında kalıcılığa değil esneklik ve özgürlük adı altında güvencesiz ve zamansız çalıştırılmaya alışması…

İnsanın 14 ile 30’lu yaşlara kadar uzanan bu gündelik yaşantısında insana üretecek, kendi akli süzgecini oluşturacak ve kendini bulacak bir zaman kalmıyor, aksine insan taklit etme, ezberleme ve akli suskunlukla hayatta kalma şekli özendiriliyor, dünyanın bu şekilde döndüğü söyleniyor.

Haliyle günümüzde zaman, kullanılan ve bulunan bir kavramdan çıkıp yaratılan bir hale geliyor. Şehir yaşantısının hızı ve seyri içinde edinilmeye zaman bulamayan üretici alışkanlıklar için zamanı yaratmak gerekiyor.

Peki ya bu karantina döneminde? Aynen sigara kullanmayı bırakan bir kişinin cebimde neden para artmadı diye sorgulaması gibi özellikle biz öğrenciler için karantina döneminde okula giderken ulaşıma harcanan zaman ve efor, sosyalleşmeye harcanan zaman çok kısıtlıyken hala cebimize zaman kalmıyor. Hatta 24 saatin 24 saati bizimken karantina günlerimizin veriminin giderek düştüğünü söylüyoruz. Kendimizi ihtiyacımız olandan çok daha uzun saatler uyurken, uyansak da yataktan çıkamazken, bir kitaba, derse veya filme odaklanmakta dahi zorlanırken buluyoruz. Gün sonunda ise kafamızı yormayacak, sıkılmamızı geçiştirecek, odak gerektirmeyen ambient dizi-filmlerde veya sosyal medyada buluyoruz.

Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkıyor?

Madem zamanı tümü bizimken bile yaratmak zorunda kalıyoruz ve bu zamanın kullanımında büyük bir verimsizlik yaşıyoruz, bu verimsizliğin sebebi nedir? Beynimiz, tüm maddeler gibi stabile olmak ister. Neyi nasıl işlemeye alışkınsa öyle işler. İşlememeye, monotonluğa, argo deyimiyle ‘yatmaya’ alışırsa da bu şekilde devam etme eğilimindedir. Bu yüzden bir alışkanlık edinmesi başlarda zor iken edindikten sonra sürdürmesi çok daha kolaydır.

Üretkenlik zor, tembellik kolaydır. Tembellik için bir ortam hazırlığı ve efor gerekmez. Çünkü içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız nasıl döndüğüne karşı bir tepki oluşturmamızı sağlayabilir. Bu yüzden etrafımızda sistem tarafından yerleştirilmiş ve bizi asalaklığa çeken bir sürü unsurla kaplıdır. Yukarıda bahsettiğimiz ambient dizi-filmler, bile isteğe hiçbir sinematik ve sanatsal ağırlığa sahip olmayıp tam da buraya hizmet ederler, sosyal medya da uçsuz bucaksız ‘timeline’ bu konuya verilebilecek en doğru ve az sayıda örnekler arasındadır.

Bütün bu saydığımız olumsuzlukların ve negatif yöndeki dönüşümün ‘suçu’ bizde olmasa da cefasını çeken, okuyan ve emekçi halka karşı sorumluluk sahibi olanlar bizlerizdir. İşte tam da bu yüzden gündelik hayatımızdan başlayarak bir yol bulmalı, bulamadığımız takdirde açmak için kolları sıvamalıyız. Çevrelendiğimiz dünya tarafından üstüne basılmış, susuz bırakılmış, Kazdağları gibi siyanüre boğulmuş akıllarımızın, hak ettiğimiz aydınlık gelecek için bütün kanallarını açmalı ve zor olsa dahi bu kanalları beslemeliyiz.

Biz aydınlanmazsak, aydınlatamayız.