Sınavlarda neler yapmalı ve dünyayı nasıl değiştirmeli?

Sınavlarda neler yapmalı ve dünyayı nasıl değiştirmeli?

“Sınavlarda Neler Yapmalı ve Dünyayı Nasıl Değiştirmeli?”adlı eser, New York Üniversitesi siyaset bilimi profesörü, diyalektik yöntem ve sosyalist teori üzerine dünyanın tanınır kişilerinden biri olan Bertell Ollman tarafından yazılmış olupYordam Kitap tarafından 2015’de dilimize kazandırılarak okurlarla buluşmuştur.

Kitabın işleyişi alışkın olmadığımız bir biçimde ilerliyor. Kapitalist bir dünyada öğrenci olmanın kendi kendimize kafa yorduğumuzda anlamlandıramadığımız gerekliliklerini, eğitim hayatımız boyunca maruz kaldığımız onlarca sınavın aslında neye hizmet ettiğini açıklamanın yanında, sınavların mantığını kavratıyor. Sistemin bizlere çektirdiği cehennem ateşi ızdırabına karşı kitap, ateşe dayanıklı astronot kıyafetine dönüşüp bizleri uzay boşluğunun öldürücü basıncına karşı yalnız bırakmıyor. Ollman’ın akademide geçirdiği yılların deneyimi ve bilgisi sayesinde eğitime ve maalesef eğitimin önüne geçerek araçtan amaca dönüşen sınavlara, onları hazırlayanların gözünden bakıyoruz. Kitapta sürekli anlatımı yapılan dünyamız neyin etrafında, kimler için, nasıl dönüyor sorularından yer yer uzaklaşarak en pratik sınav taktiklerine veya sözlülerde öğretmenlerimizi nasıl etkileyeceğimize değinen Ollman’ı, bir “sınav koçu” olmaktan ayıran kritik bir nokta var. Sınav ve eğitim konularının, bir türlü mayası tutturulamayan bir fermente sorunu olduğunu değil, dünyanın bugünkü işleyişinde belirli çıkarlara hizmet eden ve içinde yaşadığımız bu anlamsız düzenin geleceğini sigorta altına alma kaygısı ile ilmek ilmek işlediği gerçeğini gözlerimizinönüne seriyor.

Kitabın tümünün özetini çıkartmak gibi bir kaygı gütmeyen bu yazıda, kitabın bahsinde önemli gördüğüm noktalara değinmeden önce, şu sorunun yanıtını vereceğim: Kitaptan eğer tek bir şeyi anlayabilecek ve aklımıza yazacak olsaydık bu ne olurdu?

Doğduğumuz anda bizi zincirlere bağlayan bu düzenin bir halkası sınavlar, bir halkası özelleştirilmiş sağlık hizmetleri, bir halkası işsizlik… Bunların yanında saymakla bitmeyecek daha onlarca halkadan oluşan bu düzende, hareket etmeyenlerin zincirlerinin farkına varamayacağının bilincinde olmaktan öte, o zincirleri ayaklarımıza geçirenlerin kafasında kırmak için, farkındalıktan bir adım ileriye gidip hak ettiğimizher şey için kararlı ve kalabalık olmalıyız. Geleceğimiz, tünelin sonundaki bir ışık, en ütopiğinden hayal değildir. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bizlerin, kazanacağı bir dünya vardır!

Şimdi ise yazarın mizahi yönüne bolca şahit olduğumuz bu eserde parmak basılmasının kritik olduğunu düşündüğüm yerlere değinmek istiyorum, ancak yine de siz anlatmaya çalıştığım her şeyin tersini yapıp bu yazıyı okunmakla yetinmeyin, kitabı da okuyun.

Dünyamızda kral-beylik-tarım-köylü ilişkisi yıkılıp siyasi parti-sermayedar-fabrika-işçi ilişkisinin kurulmasıyla birliktetoplumun toplum olma şekli değişti. İnsanlar “şeylere” eskisinden daha farklı şekillerde ulaşmaya başladılar. Eskiden bir gencin yetişkinlikte nasıl bir kurulu hayata sahip olacağını kan bağı ve kast sistemi belirliyorken kapitalizmle birlikte sınav sistemi devreye girdi. İnsanlar kayda değer bir dönüşüm ile eskisine göre çok daha eşitçe bir yerlere gelmeye başladı. Kan bağı olmadıkça eğitim hakkının olmadığı bir sistemdenayrılarak herkesin aynı sorularla karşılaşacağı bir değerlendirme sistemi ortaya koyuldu. Ancak arabanın A noktasından B noktasına ilerlemiş olması, yolcuların varması gereken yere vardıklarını göstermez. Sınav sonuçlarının değerlendirilmesinde sınıfsal herhangi bir özelliğe bakılmasa dahi, sınavda karşımıza çıkan soruların yanıtlarını öğrenmedeveya sınava hazırlanmada ne kadar imkâna sahip olunduğu, doğrudan sınıfsal aidiyetle belirlenir. Bu da karşımıza şu sonucu çıkartır; Mevcut eğitim ve sınav uygulamaları, kapitalist sistemin güç ilişkilerinin yansımasını oluşturur. Her yıl üniversite sınavından sonra birinci olarak açıklanan çocuk tarım işçisi ile bizlere “Olanaklara gerek yok, yeterince çalışırsan sen de yaparsın.” mesajı verilmeye çalışılır. Bir yandan da aynı sistem, ailesinin imkânı olan öğrencilere onlarca yayınevinden onlarca kitap satmaktan veya eğitimin yetersizliğini nakde çeviren dershane sahiplerini pohpohlamaktan geri durmaz.

Aramızda sınavlardan şikayetçi olmamış bir öğrenci bile yoktur. Çünkü sınavların yalnızca belirli sorulara belirli cevapları vermekten ibaret olmadığını biliriz. Eğitime yardımcı olması gereken sınavlar, eğitimin önüne geçmiştir.Bir şeyler öğrenmek için sınav olmakla sınav için bir şeyler öğrenmek uygulamalarının hangisine maruz kaldığımızaşikârdır. Sınavlar, hızlı düşünüp hızlı yazma alışkanlığı gereksinimini dayatmasının yanında, şiddetli bir rekabet üzerine kurulu, yalnızlaştıran bir maratona sokan ve bu maratonun da tuzu biberi olan endişe, korku, depresyon gibi sac ayaklarının üzerinde duran bir yapıya sahiptir.

Yalnız, haklarını vermek gerekir(!), eğitimi kurgulayanların ağızlarında dolaşan bir söz sonuna kadar doğrudur. O da,sınavların bizi gerçek dünyaya/iş yaşantısına hazırladığıdır. İneği, soframızda süslü bir tabağın ve haşlanmış sebzenin yanında gördüğümüzde ona biftek deriz. Kimse akşam yemeğini yerken ineği düşünmez. İşte bu bütünlük ve parça ilişkisine yaşantımız içinde sınavlar aracılığı ile karşılaşırız. Bunun farkında olduğumuz ölçüde parçanın bağlı bulunduğu bütüne, yani sorunun kendisine bir itiraz yöneltebiliriz. Sınavlarda ve bizi “hayata” hazırlayan eğitim sürecimizde, her bir öğrencinin başına gelen talihsizlik bir diğerinin talihidir. Puan ve kredi sistemi bunun en büyük tedarikçileridir. Lise giriş sınavında kim daha fazla sıra arkadaşının önüne geçerse o daha “nitelikli” okula girmeye hak kazanır. Aynı şey en azı 12 yıl süren eğitim hayatımız için, hatta dünyadaki bütün öğrenciler için geçerlidir. Bu durum iş hayatının küçük bir vahasıdır. Hem aldığımız eğitimin içeriği hem de -yazının ilerisinde değineceğimiz- sınav aracının kendisi, bizi kısıtlı süre aralığında bir işi, üretimi, hizmeti tamamlamaya, “esnek” olup yirmi dört saatin herhangi bir uğrağında çalıştırılmaya, daha suskun ve uysal sömürülmeye doğru törpüler. Böylece,günümüzün üçte birini harcadığımız okuldan eve dönüp kalan saatleri de ödev ve konu başlıklarına harcadığımızdan, işten çıkıp evde de işimize devam etmekte bir gariplik görmeyiz. Böylelikle 5 yaşında atıldığımız okul serüveni, en az 18 yaşına kadar bize nasıl daha iyi işçiler olup daha kolay şekilde sömürüleceğimize dair oldukça nitelikli bir eğitim verir.

Fikir ve öğrenilen şeylerin içeriği ne kadar ufuk açıcı, aklın yolunu gözeten olursa olsun bu içeriklerin uygulanma biçimlerini, deneyim ve uygulanma şekillerini de bu doğrultuda belirtmedikçe, o derin ve geliştirici konu kısır kalacaktır. Neyden mi bahsediyorum? Gördüğümüz derslere bir bakalım. Fizik, kimya, biyoloji, tarih, felsefe, matematik… Başlı başına her biri ufuk açıcı, ilgi çekici ve üzerine çalışmaların yüzyıllardır insanoğlu tarafından geliştirildiği, her gün her bir başlıkla ilgili onlarca gelişmeye rastladığımız konular. Peki, biz bunları nasıl işliyoruz? Sanki fizikten bağımsız bir kimya, kimyadan bağımsız bir biyoloji konusu varmış gibi eğitimimizi belirleyen kurumlar tarafından parça pinçik edilmiş şekilde. Ya da tarihten hiç bahsetmeden bir dilin yapısını veya herhangi bir felsefe tartışmasını inceleyebilecekmiş gibi… Sonucunda deneyimlerimiz, belki de bize en çok şeyi öğreten olgudur. Sürekli yakın tarihimizde bizi bir sınavın bekliyor olması deneyimi de, aynı şekilde düşünme ve hissetme şeklimizi belirliyor. Araç, sınavın kendisi oluyor (2).

Bilançomuz umut dolu

Kitaptan önemli gördüğüm tartışmaları bu yazıya taşımaya çalışmış olsam da her zaman elinizde olandan daha fazlasının mevcut olduğunu, yoksa bile yaratılabileceğinin unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim ve sınav sistemi adı altında, ilk formuyla karşılaştığımız bu karmaşa ve savaş düzeninin doğum tarihi bellidir ve diğer her şey gibi sonu da gelecektir. Şu andan daha iyisi, bugünü yarın takip ettikçe var olacaktır. Bu umudun peşinden gitmek, ışığına hacim katıp büyütmek bizim ellerimizdedir. Bertell Olman’ın kitabını bitirirken yaptığı alıntı ile ben de bu yazıyı bitirmek istiyorum. Hepimize sınavlarımızda başarılar, hayalini kurduğumuz ve uğruna mücadele ettiğimiz bir hayata en kısa sürede ulaştığımız güzel yarınlar diliyorum.

“Paylaşalım sevinci ve kederi…

Cüret edelim her şeye…

Her şeyden önce kaçınmak gereken

Hiçbir şey söylememektir,

Hiçbir şey istememek

Ve hiçbir şey yapmamak.

(Karl Marx’a ait bir gençlik şiiri)

(1) Bertell Ollman’ın aynı isimli kitabından
(2) “Araç, mesajın kendisidir.” Herbert Marshall McLuhan’a ait olan söz.