Salvador Dali: Buzdağının görünmeyen kısmı

Salvador Dali: Buzdağının görünmeyen kısmı

Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali i Doménech veya onu tanıdığımız ismiyle Salvador Dali 11 Mayıs 1904’te doğmuş ve tek bakışta tanınabilecek sanat tarzı ile sürrealist akıma damga vuracak birçok eser ortaya çıkarmıştır. Eminim birçoğumuzun “Belleğin Azmi” veya “Uyanmadan Bir Saniye Önce Nar Etrafında Uçan Arının Sebep Olduğu Rüya” tablolarına en azından göz aşinalığı vardır. Dali hakkında bunları biliyor olabiliriz, peki bilmediklerimiz neler?

 

Aslında size bu yazıda onun oldukça “sıra dışı” kişiliğinden bahsedebilirdim ancak buz dağının görünen kısmı ne kadar ilgi çekiciyse görünmeyen kısmı da bir o kadar karanlık. Dali, bir kısım tarafından dahi olarak tarif edilirken bir kısım tarafından acınası olarak tarif edilebilen kutuplaştırıcı bir karakter. Elbette Dali’nin neden önemli bir figür olduğu üzerine birkaç sayfa yazıp onun sanatsal değerini kabul edebiliriz ancak bu onun saygı duyulamayacak dünya görüşlerini görmezden gelmemizi sağlayamaz. Sanatın sanatçıdan tamamen bağımsız var olduğu ve bu ikilinin birbirinden ayrı ele alınılması gerekli bir kanı olsa da bu durumda bunu yapabileceğimizi hiç zannetmiyorum.

 

Şunu kabul ediyorum: Sanat eseri, onu yaratan sanatçıdan daha büyüktür. Sanatın öznesi toplumdur ve toplum sanattan beslenir. Yaratılan eserin sahibi toplumdur ve eser, yüz yıllardır birikmeye devam eden kültürün kendisine aittir. Sanat rahatsız olanı rahatlatmalı, rahat olanı rahatsız etmelidir.

 

Ancak bu durumda bu iki olguyu ayrı ele alamıyoruz çünkü Dali’nin eserlerini sahip olduğu üne getiren şey, bir bakıma bu çalışmaların onun “sıra dışı” kimliği ile harmanlanıp ortaya çıkmış olması (ki bu kişiliğin yalnızca bir maskeden ibaret olan sahte bir kimlik olduğunu düşünenler de yok değil) ve Dali’nin bazı eserlerinde ve genel olarak yaşamında yansıttığı kabul edilemeyecek dünya görüşünün inkâr edilemez göze çarpıcılığı.

 

Birbirinden ayrı ele alamayacağımız bir diğer nokta ise yaşadığı dönem ve sonrasında oldukça popüler olan genç ressamlar tarafından sanat anlayışı ve “absürt” kişiliği örnek alınan, hatta insanların resme ilgi duymasını sağlayan çok ünlü ressamımız Dali’nin düşüncelerinin ve eserlerinin Hitler ve milyonlarca yurttaşın katledilmesine sebep olan ırkçı görüşleri yüceltiyor olmasıdır.

 

Hepimiz, bugün hayatlarımızda önemli yer kaplayan olguların mucitlerinin hayatlarının yoksulluk içinde geçmiş olduğunu ve ürettikleri icadın, sanat eserinin, siyasi, felsefi veya edebi ürünün hayatta oldukları süre boyunca da ciddiye alınmadığını biliriz. Bu veri bir tesadüf değildir. Tarih boyunca içine doğdukları koşullarla yetinmeyen insanlar, bu koşulların temennisini isteyenlerin karşısında durmuş, yoksulluk, zorbalık ve türlü zorluğa rağmen mücadelelerini vermişlerdir. Tarih de bu mücadelede boyunlarını eğmeyip mücadelelerinden vazgeçmeyenleri altın harflerle yazmıştır.

 

Bu yazıda Dali’den söz etmemin sebebi de budur. Dali ne hayatını idame ettirmede ne eserlerinin alakalı olduğu konularda halkın ve haklının değil, tüm dünya tarafından bugün suçlu ilan edilen ırkçılığın ve iktidarın yanında saf almıştır.

 

1934’te, ıslak bir hemşire figürüne gamalı haç (svastika) kol bandı boyaması engellenmek zorunda kaldı (hemşire bu resimde deniz kenarında görülüyor). Sürrealistler, Dali’nin Hitler’e olan takıntısını şüpheli ahlaki ve politik inançlarının kanıtı olarak gördüler, ancak Dali uzun zamandır apolitik olduğunu, savaşları ve diktatörleri insan doğasının kaçınılmaz parçaları olarak gördüğünü belirtmişti. Dali, ‘Hitler’in Gizemi’ tablosunun (kapak resmi) Hitler hakkında gördüğü birkaç rüyanın bir yorumu olduğunu açıkladı – biri Neville Chamberlain’in şemsiyesinin yarasaya dönüşümünü gösteriyordu – çocukluğundan kalma, onu korkuyla dolduran bir sembol.

 

Telefon, Dali’nin sıklıkla kullandığı bir simge, bu simgenin onun diğer tablolarında da karşımıza çıktığını görebiliriz. Hitler’in gizemindeki telefonun ağızlığı, savaşın başlamasıyla bu zamanların tehlikesini simgeleyen tehditkar ıstakoz pençelerine dönüşüyor. Telefon, parçalanmış bir zeytin dalından sarkıyor ve bu umudun ölümünü simgeliyor. Tabloda tasvir edilen kesik telefon kablosu ise Chamberlain ile Hitler arasındaki iletişim kopukluğu olarak yorumlanıyor.

 

Popüler kültürde özellikle son zamanlarda, istatistiksel olarak bu uygulamaları en çok kullanan günümüzün jenerasyonunun belki de ‘politik bir jenerasyon’ olma yolunda emin adımlarla yürümesinin getirisi olarak Dali’nin Hitlere olan takıntısının dile getirilmesi yaygınlaştı, bu da aslında bu yazıyı yazmak istememin temel nedenlerinden birisi. Dali 1939’da ortaya çıkardığı “Hitler’in Gizemi” adlı tablo, akıma bağlılığının sağlam olmaması ve şöhret, servete olan abartılı açlığı gibi gerekçeler ile André Breton’un grubundan çıkış biletini almış ve çoğunluğu Marksist olan sürrealist sanatçılar tarafından dışlanmıştı.

 

Birçok büyük sanatçının yoksul ölmesi yabancı bir senaryo değil ve elbette her sanatçı ortaya koyduğu emeğin ve sanat eserinin belli bir maddi karşılığını almak isteyebilir ama Dali işte tam da bu noktada bu bahsettiğimiz diğer sanatçılardan ayrılıyor ve onu eleştirebileceğimiz kısım bu noktada devreye giriyor, elindeki serveti elde edebilmek ve bunu elinde tutabilmek için ne yaptı?

 

Dali bu konudaki azmini tatmin etmek için belli güçlere sırtını yaslamaktan çekinmedi. Franco’nun diktatörlüğünün getirisi olan zenginlik ve güvenlikten keyif duyuyor hatta onun askeri ve politik ‘başarılarını’ taktir ediyordu. Franco ve Dali ikilisinin oldukça yakın ilişkisi bilindik bir sır. Bunun Hitler ile alakasını görebilmek de pek zor değil. Hitler şansölye olduktan ve Nazi partisinin başına geçtikten sonra 1936 iç savaşından çok kısa bir süre sonra İspanya’da çıkan savaşta faşist görevdaşı olan Franco’ya zamanın cumhuriyetçi hükümetini devirebilmesi için yardım gönderdi, hatta bu tabloya ulusçu cepheye yardım etmesi için bir başka tanıdık figür daha eklendi: Benito Mussolini. Dali başından beri bu faşist rejimi açıkça destekleyen sanatçılardan biri oldu. Hitler’e olan takıntısı ise Franco ile arkadaşlığından çok daha farklı bir yol izliyor.

 

Hitler Dali’yi garip bir şekilde büyülüyordu. “Sık sık Hitler’i bir kadın olarak düşledim, beyazdan daha beyaz olduğunu hayal ettiğim teni beni mest ediyordu.” diye dile getirmişti ve bu takıntısı hakkında sorulduğunda ‘erkeklerin kadınları hayal ettiği şekilde’ kendisinin Hitler’i hayal ettiğini ve Hitler’i üniforması içinde görmenin onu etkilediğini itiraf etti.

 

1939 Hitler’in Gizemi tablosu ise geçen zamanda birçok sanat eleştirmeni tarafından ele alındı ve analiz eden profesyoneller, bu sürrealist tablodan farklı şekillerde ve farklı cümlelerle olsa da Hitler’in hastalıklı bir şekilde romantize edildiğini ve onun dünya görüşünün Dali’nin yalnızca bu tablosunda değil diğer eserlerinde de güzellendiğini apaçık ortaya çıktığını belirtti.

 

Dali’nin son yılları aynı zamanda en zor yılları oldu, yaşlandıkça ve hastalandıkça eşi Gala’ya olan öfkesi de arttı. Birçok kaynakta Gala’nın ona yüksek dozda valium ve başka ilaçlar verdiğini ve bunun Dali’de geri dönüşü olmayacak hasara sebep olduğunu görebilirsiniz, hatta Gala zaman zaman ‘Dali’nin şeytani gelini’ olarak bile anılmıştır. Karşınıza sık çıkmayacak şeylerden biri ise, Dali’nin kalelerinde eşini ziyaret ettiğinde uyguladığı ağır şiddetin Gala’nın iki kaburga kemiğinin kırılması ile sonuçlanması olacaktır.

 

Birbirlerine olan nefretlerinin artmasına rağmen Gala ve Dali, 1982’de Gala’nın ölümüne kadar ilişkilerini sürdürdüler.

 

Bu yazıda size hepimizin değerli bulabileceği veya göz aşinalığına sahip olduğumuz popüler bir sanatçının pek sık görmediğimiz tarafından bahsetmek istedim. Dali’nin faşizme olan yakınlığı ve Hitler hayranlığı yüzeye yakın bir konumda değil, dolayısıyla kolay kolay karşımıza çıkmıyor. Elimize verilenle yetinmeyip daima daha fazlasını öğrenmek istememizi değerli buluyorum. Hepimizin bunu benimsemesi ve sanatta görünen yüzeyi kazıması dileğiyle.