Neden pembe renk kız çocuklarına, mavi renk erkek çocuklarına bahşedilmiştir?

Neden pembe renk kız çocuklarına, mavi renk erkek çocuklarına bahşedilmiştir?

18. yüzyılda ve öncesinde çocuklar arasında kıyafetin şekli, rengi ve kalıbı arasında hiçbir fark gözetilmiyordu. Bir ailenin hem kız hem erkek çocuğu varsa, ikisi için de bir ayrım söz konusu değildi ve büyük kardeşten kalan kıyafetler, küçük kardeş için rahatlıkla tekrar tekrar kullanılabiliyordu. Tekstil endüstrisinin henüz gelişmediği yüzyıllarda, çocuklar beyaz kıyafet giymekteydi. Bu aynı zamanda çocukların saflığını temsil ediyordu. Bu durum, yüzyıllar geçtikçe ve renkleri kimyasal yollarla kolayca elde etmeye başlayabildiğimiz dönemlerde öncelikle üst sınıf ailelerde değişiklik gösterdi. Erkekler için pembe renk, kızlar için mavi renk kullanılmaya başlandı. Yanlış okumadınız, erkekler 20. yüzyılın başlarında pembe renkle bağdaştırılıyordu. Bunun sebebi pembe renginin daha kararlı ve güçlü bir renk olarak kabul edilmesi ve erkeklere daha uygun görülmesiyken; kızlara mavi rengin yakıştırılması mavinin daha hassas ve zarif bir renk olarak tasvir edilmesiydi. Bazı reklamlarda ise durum cinsiyetçilikten ırkçılığa kadar gidiyordu. Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın sarışın bebeklere mavi renkli kıyafetler yakıştırılırken, kumral ve esmer bebeklereyse pembe renk uygun görülüyordu. Çocuklar gün geçtikçe kapitalizmin çıkar dolu dünyasının etiketlerine kurban oluyorlardı ve üstüne bir de ırkçılıkla karşı karşıya kalıyorlardı. Henüz konuşmayı yeni sökmüş ve aklıyla bu ayrımcılıkları ayırt edemeyecek olan küçücük bebekleri bu endüstrinin bir malzemesi yapmak, şirketler ve reklamcıların oldukça işine geliyordu. Bu duruma karşı çıkacak ve kendi haklarını savunacak sesleri olmayan bebeklerin aileleri de bu sisteme boyun eğiyor ve bebeklerinin cinsiyetlerini yalnızca oda dekore edebilmek, kıyafet ve isim seçimi yapabilmek gibi bebeğin sağlıklı doğmasını gözetmekten ziyade başka yerlere yönelen amaçlar uğruna öğrenmek için sabırsızlanıyorlardı.

1940’lı yıllarda ise renk ayrımı tamamıyla değişmişti. Bu kez mavi renk, erkek rengi sayılırken; pembe renk, kız rengi kabul ediliyordu. Tam da bu yıllarda kıyafet şekillerinde de cinsiyetçilik baş göstermeye başladı. 18. yüzyılda ve öncesinde çocuklar beyaz renkli ve düz elbiseler giyerken, 20. yüzyılın ortalarına doğru pantolon, etek ve elbise ayrımıyla karşı karşıya kaldılar. Üstelik elbiseler düz olmaktan çıkmış, kız çocukları için çiçekli ve pembe kurdeleli elbiseler üretilmeye; erkek çocuklarınaysa papyonlu veya mavi kurdeleli kıyafetler giydirilmeye başlanmıştı. Bu kıyafet ayrımı yakın tarihe kadar Türkiye’de de ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerinde aktif rol gösteriyordu. Kız öğrenciler etek şeklinde okul forması giyerken, erkek öğrenciler pantolon ve kravatla şartlandırılıyorlardı.  1960’lı yıllara gelindiğindeyse bu ayrımcılık durumuna bazı ebeveynlerin ve aktivistlerin tepkileriyle son verilmeye çalışıldı. Eşitlikçi akımlar, dünyanın dört bir yanında çocukların her renk kıyafet giymekte özgür olduğunu belirten afişler, kampanyalar ve reklamlar hazırlamaya başladılar. Aslına bakarsanız bu durum işe yaradı, bir süreliğine de olsa bu cinsiyetçi ayrım ortadan kalkmıştı.

1960’lı yıllarda cinsiyetçi kampanyalara karşı çıkan bir reklam afişi

Fakat tam yirmi yıl sonra, bu ayrım tekrar gün yüzüne çıktı. Ticarette serbest pazar anlayışı ve kapitalizmin sömürgeci gücü, çocukları ve ebeveynleri bir kez daha esir almıştı. Örneğin, bir erkeğin pembe renginde bir kıyafet giymesi fazlasıyla garipsenmeye başlanmıştı ve hatta bu durum toplumun kişinin cinsel yönelimleri üzerinde söz hakkı olduğunu sanmasına dahi sebep olmuştu. Günümüzde hala pembe giyen erkekler garipseniyor ve dışlanıyor. Çağ dışı olan bu hareket yeni nesil tarafından kesinlikle kabul görmemeli ve bu durumun farkında olup önüne geçebilmemiz için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Üretim şekilleri arttıkça ve bu şekiller çocukları kategorize ettikçe tüketimin artacağı aşikardı.

Üreticiler de tam olarak bu noktada devreye girdi ve kız çocukları ile erkek çocuklarını ayrıştırdı. Üretilen etiketli kıyafetlerden başka kıyafet giyemezlermiş gibi davrandılar ve reklamlarla psikolojik baskı uyguladılar. Böylece kız çocukları ile erkek çocukları onlarla ilişkilendirilen reyonlarda üretilmiş her kıyafeti alma zorunluluğu hissettiler  ve tüketim önü alınamaz şekilde arttı. Şirketlerin amacı da tam olarak buydu. Yakın döneme kadar kadınlar, kadın reyonundan; erkekler de erkek reyonundan alışveriş yapıyorlardı. 21. yüzyılla beraber bu reyon ayrımı yavaş yavaş kalkmaya başlasa dahi günümüzde hala renk ayrımı kendisini şiddetli şekilde hissettiriyor.

Günümüzde her rengin cinsiyeti olduğu gibi, her oyuncağın da cinsiyeti var. Bugün bir oyuncakçıya girerseniz ve kız yeğeniniz için oyuncak almak isterseniz, mağaza görevlisi sizi pembe renkle donatılmış ve oyuncak bebeklerle dolu, kadınları daha küçücük yaştan mutfakla ilişkili hale getiren cinsiyet rollerini dağıtan tabak çanak gibi oyuncakların bulunduğu “daha narin ve kız gibi” bir reyona götürecektir. Erkek yeğeniniz içinse tam tersine, “erkeğe yakışır, heybetli ve cesur, erkek gibi” oyuncakların bulunduğu mavi renkle donatılmış; arabaların, oyuncak silahların ve bolca şiddetin bulunduğu raflara götürecektir sizi görevli. 20. yüzyıla dek oyuncaklar arasında da hiçbir şekilde ayrım bulunmuyordu, büyük jenerasyondan hangi oyuncaklar kalmışsa çocuklar onlarla oynuyorlardı. 1940’lı yıllarda kıyafet renklerinde değişikliğe gidilmesine rağmen, oyuncaklarda bu kadar keskin geçişler yoktu.  Kızlar çoğunlukla oyuncak bebeklerle, erkekler ise arabalarla oynuyordu elbette ancak daha sonra renklere ayrılan oyuncak ayılar, tahta küpler, doldurulmuş hayvan oyuncakları gibi oyuncakların bir renk ayrımı yoktu. Renklerle çocuklara atfedilen bu ayrım gitgide kadınların narin, güçsüz ve ev hanımı rollerine bürünmesine sebep olurken erkeklerin daha üstün olduklarını sandıkları ve güçlü bir rol sergiledikleri düzeni beraberinde getirdi. Ataerkil sistem sonunda renkleri de bünyesine katmıştı. Kız çocuklara üretilen annelikle, ev hanımlığıyla ve cinsiyet rolleriyle ilişkili oyuncaklar bu durumun gerçekten de böyle yansımasına sebep oldu. Erkek çocuklarını ise arabalarla, silahlarla ve dinamik rol sergiledikleri oyuncaklarla oynamaları, kimi zaman daha vahşi çocuklukları beraberinde getirdi. Bu dünya düzeni her şeyi cinsiyet rollerine bölmüşken, sıra renklere gelmişti ve başarıyla çocukları bu sisteme mahkûm etmişti.

Bugünün gençleri, geleceğin ebeveynleri bunu tamamıyla değiştirip cinsiyet rollerinden ayrılmış; görüşleri, düşünceleri ve cinsel yönelimleriyle özgür olan çocukları topluma kazandırabilir. Önümüzdeki yirmi yıl içerisinde bu saçmalığa bir son vermek tamamıyla bizim elimizde. O halde artık bunu kabullenmeyelim ve renklerimizi geri kazanalım. Tüm renkler bizimdir, bizim kalacaktır ve bu durum asla engellenemeyecektir. Cinsiyet rolleriniz sizin olsun, biz yalnızca eşit yaşamak istiyoruz.