Depremde hep yoksullar mı ölür?

Depremde hep yoksullar mı ölür?

2020 senesinde gerçekleşmiş, kayıtlı 12 tane 6.5 büyüklüğünün üzerinde deprem  mevcut.  Bu depremler 7 farklı ülkede gerçekleşti ve toplam can kaybı 13 kişi. 2020’de Elazığ ve İzmir depremlerini yaşayan Türkiye’de ise bu sayı maalesef 41 kişi Elazığ ve 114 kişi İzmir’de olmak üzere 154 kişi.  Arada inanılmaz bir fark var ve anlaşılan o ki yönetenlerimize göre bu fark “halk kötü binalarda oturmayı tercih ettiği için” var. Ben daha önemli bir soru sorayım “O binalar niçin var?”.

Hiç düşündünüz mü kentler kimin için ve nasıl inşa ediliyor diye? Ya da kentliler olarak haklarınızı hiç düşündünüz mü? Kendinizi yaşadığınız şehirde söz sahibi birer özneler olarak görüyor musunuz? Cevap hayır ise bunun sebebi olmamanız. Kentler ne bizim için, ne bizi düşünerek, ne de içinde bizi söz sahibi etmek kaygısıyla şekillendiriliyor.

Bunun sebebi ise tahmin edebileceğiniz gibi çok basit: Rant kaygısı. Kapitalist sistemin gelir getirme potansiyeli olan her özneyi metalaştırması gibi kent ve kentli de bazı sermaye gruplarına hizmet edecek birer meta olarak ucu sonu görünmez bir dönüştürme projesinin bir parçası. Doğduğunuz, büyüdüğünüz, üzerine her gün bastığınız toprağın sahibi siz değilsiniz. Bir takım güç sahipleri, kent mekanlarını her gün kendi çıkarlarına nasıl yüzde yüz verimle hizmet edecekse o şekilde değiştirme gayreti içindeler. Ve biz kendi evimizde, evde değiliz.

İzmir’de yaşadığımız deprem ve onun öncesinde Elazığ’da, Van’da yaşadığımız diğer bütün depremlerin de sorumlusu olarak bu sebebi gösterebilirim.  Yanlış yapılaşma, imar afları, eğitimsiz müteahhitler vesaire hepsi bu temel problemin alt başlıklarıdır esasında. Devletin kent politakası güvenilir, eşit dağılmış, yaşanabilir kentler inşa etmek değil; kenti sermaye sahiplerine açık pazar haline getirmek için maşalık yapmak.

Kent kurgusunda, alanların ve yapıların inşa edilmesi sürecinde birincil kaygı ekonomik olunca, kentin ve kentlinin depreme hazırlanması, depremden depreme konuşulan fakat hiçbir zaman politikalaşmayan bir gündem maddesi olmaktan öteye geçemiyor. Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı en yıkıcı depremlerden biri olan Gölcük depremi akabinde yapılan çalışmalarda Türkiye’deki binaların %70’nin ruhsatsız olduğu verisi ortaya kondu. Japonya’dan uzmanlar çağırıldı, kapsamlı olduğu iddia edilen bir çalışma yürütüldü. Daha önce yapılmamış olan zemin etütleri yapıldı, jeoloji ve bina teknolojileri çok gelişti. Deprem ve benzeri afetlere hazır kentler inşa etmek için gerekli olan her türlü altyapıya, bilim ve teknolojiye sahip durumdaydı. Tüm bunlar göz önünde dururken ve Türkiye, başta İstanbul olmak üzere çeşitli yerlerinde yıkıcı depremler bekleyen bir ülkeyken neden yapılacaklar yapılmıyor?

En önemli sebeplerden birisi, Türkiye ekonomisinin üreten ve gelişen ekonomi altyapıları yerine inşaat sektörü gibi stabil bir sektöre bel bağlamış olması ve iktidar ve sermaye sahipleri arasındaki birçok ekonomik ilişkinin bu sektörden konumlandırılmış olması. Güvenilir yaşam inşa etmek, sağlam ya da sağlamlaştırılmış zeminlerde, sağlam binalar inşa etmekten geçen bir yol. Fakat kentin içerisindeki dokunulmaması, imara açılmaması gereken özel tanımlı arazileri çeşitli hileler ve yöntemler ile özel sektörün saldırısına açan devlet bu facialara maşa tutuyor. Bayraklı/Bornova mevki buna çok güzel bir örnektir. Eskiden tarım arazisi olup sonradan imara açılmış bu alüvyonlu arazi iskan edilmeye elverişli olmaması ve bunun da biliniyor olmasına rağmen kentin tam göbeğindeki lokasyonunun vadettiği rant sebebiyle sorgusuz sualsiz imara açıldı. Sadece bir jenerasyonun aklında buradaki bamya tarlalarını, mandalina bahçelerini söktüler, yerine beton döktüler hafızası kaldı. Buna ilaveten bu tarz dönüşümler uygulanırken her zaman yapıldığı gibi ekonomik büyüme ve kamu yararına yapılıyor kisvesi ile servis edildi. Bunun doğruluk taşımadığını bu ekonomik kazanımların dönüşünün hiçbir zaman halka değil sermaye sahiplerine olduğunu hatırlatarak unutmamak lazım ki bu tartışmaları her zaman gelir getirecek projeler üzerinden yapıyoruz, kamu yararına yapılmış bir kamu projesi için böyle bir tartışma açıldığını hiçbir zaman hatırlamıyorum. Buna paralel olarak, inşa edilen bina kalitesinin güvence altına alınması konusu da yine ekonomik ilişkilerle ile bölünen bir konu. İmar yasaları ile bina sağlamlığı standartlarının güvence altına alınmış ve denetlemeler ile sürekli kontrol altında tutulması gerekiyor iken bugün depremlerde ruhsatı olduğu halde yıkılan yani usulsüz inşa edilmiş yapılar görüyoruz. Çevre ve şehircilik bakanlığı, üstten alta inen bir kontrol ve denetim sistemiyle, hizmet ettiği insanların yaşam güvencesini garanti altına alamıyorsa, en asli görevini icra etmiyor demektir. Bu noktada özellikle değinmek istediğim nokta ise yapılmayan şeylerin yapılamayacak şeyler olmasından ya nasıl yapılacağını bilmemekten kaynaklanan bir tutukluk yok burada. Bilakis yapmamayı tercih etmek gibi bir durum var. Sağlam yapı inşa etmek her uzmanın da söyleyebileceği üzere maliyetli, meşakkatli ve uzun soluklu bir süreçtir. Bugün her gün hafriyat kamyonu gördüğümüz, her yerinde vinç gördüğümüz, ekonomik ilerleyişi önemli ölçüde inşaat sektörüne bağlı Türkiye’de neden depremlerde binalar yıkılıyor diye soruyorsak cevabı, depremde yıkılmayacak bina inşa etmenin maliyetli olmasıdır. Öyle ya da böyle o binayı satacaksanız ve kentten istediğiniz rantı elde edecekseniz sizi durduran nedir ki?

Bakanlığın ve yönetenlerin yapmayı eline yüzüne bulaştırdığı bir diğer husus ise fikir olarak bir iyileştirme projesi olarak başlayıp, devamında şaşırtıcı olmayarak devlet eliyle yasallaştırılmış birer rant mekanizmalarına dönüşen kentsel dönüşüm projeleri. Bu noktada artık hepimiz kentsel dönüşüm projelerine aşinayız. Kentleri depreme hazırlıyoruz sloganıyla başlayan kentsel dönüşüm ne hikmettir ki kentin depremselliği en yüksek, en risk altındaki yerlerinden değil de, belli dönüşümlere maruz kalınca ekonomik geliri yüksek olma potansiteli vaddeden lokasyonlardan başladı. Binlerce insan evlerinden, yaşamlarından, kültürlerinden sürüldü; taşınmak ve terk etmek zorunda bırakıldı. Kentsel dönüşüm kültürel bir kıyım ve ekonomik rant mekanizması oldu. Yaşam alanları değiştirilirken ne kentlinin fikri alındı ne önemsendi çünkü zaten kent, geliri maksimize etmeyi mümkün kılacak bir oyun sahasıdır. Neoliberal kent politikası o zaman bunları dikte etti ve bugün de hala bu şekilde ilerlemeye devam ediyor. Bir takım eğitimsiz müteahhitin eline ve insafına terk edilen bu projeler aynı zamanda kentte dikey mimarileşmenin meşrulaştırılmış yöntemleri oldular. Amacı yaşamları iyileştirmek olmayan ve asla olamayacak olan bu müteahhitler, kat üstüne kat çıkarak ceplerini dolduruken, devlet halkı katılımcı olmaya ve her şeyin devlet eliyle mümkün edilemeyeceğine inandırmaya çabalıyor. Her anda ve her alanda otoriter olan devletin sadece afet anlarında insanları katılıma çağırıyor olması hem komik hem de yanlış. Şüphesiz ki kentlerin depreme dayanıklı olacak şekilde yeniden kurgulanması devlet elinden çıkacak ve merkezden yerele doğru inecek çok katmanlı ve çok kapsayıcı büyük bir kampanya niteliğindeki projelerle mümkün olacak ve başka türlü olmayacaktır. Her felaketten sonra yapılıyor imajı çizmek için yapılan bir iki ufak tefek değişiklik ve yardım fonu,  gün geçtikçe acileyeti katlanarak büyüyen krizin önünde duramayacak. Ne bu ne de halka yapılan, siz de çürük binalarda oturmayın çağrıları  çözüm odaklı değildir. Her depremden sonra duyduğumuz bu laf benim kulağıma şu şekilde geliyor. İmkanı ve olanağı olan daha iyi kazanan kesim sağlam binalara ve sağlam zeminlere kaçtığında, piyasada fiyatı düşen çürük evleri dolduracak olan düşük gelirli kesim kalsın enkaz altında, siz kalmayın. Bir devlet nasıl insanlarını böyle bir şeyin içine davet eder?

Halihazırda neoliberal kentleşme, kent mekanlarını iyice sıkıştırmış ve belirli alanları sadece belirli gelir gruplarının mevcut olabileceği şekilde düzenlemişken ve buna bağlı olarak düşük gelir grupları depremselliği yüksek, dar, sıkışık alanlarda yaşamak zorunda bırakılıyorken, sorulması gereken soru neden çürük binalarda oturuyorsunuz değil, neden çürük binalarda oturmak zorunda bırakılıyoruzdur.

Deprem anına hazır kentler inşa etmek için yapılması gerekenler gün gibi ortadayken ve bunlar yapılmazken, bu işin bir de deprem sonrası senaryosu var ki burada mevcut hâl pek de farklı değil. Her deprem sonrası benzer kaos ortamlarını görüyoruz çünkü afet sonrasına dair hazırlanmış ve tatbikat edilerek halka öğretilmiş afet planlarımız bulunmamakta. Kent politikalarına yön veren her toprak parçasının alınıp satılabileceği düşüncesi, kapitalist sisteme iş gücü sağlamak için zaten ağzına kadar doldurulmuş kentlerde bugün nefes alacak bir açık alan bile bırakmadı. Yıllar içinde imara açılarak azalan ve yerine AVM ve benzeri özel sektör işletmeleri açılan afet toplanma alanlarını biliyoruz. İnanın ki kapsamlı bir araştırma yürütülse nitelikli afet toplanma alanlarının sayısının bugün ilan edilenden çok daha az olduğuna eminim. Tahliye rotalarının, kaçış yollarının akibetinden bihaberiz. Bütün bu saydığım hazırlıksızlığın sebebi ise yine aynı. Ekonomik. Güvenli ve sağlıklı yaşamın devlet eliyle sağlanamayacağının halka telkin edilmesi. Fakat bunlar doğru değil. İhalelerle, bağışlarla, ödeneklerle, vergi aflarıyla dağıttıkları ve bize ait olan zenginlinliğimizi bizim yararımıza yani kamu yararına tahsis edecek şekilde kullanmak bir politika olsa her şey için yeterli fon bulunur. Bize sosyal konut ve güvenli barınma hakkını parayla dayatmaya çalışanlara karşı, hayır bu benim temel bir hakkımdır deyip haklarımızı talep ettiğimiz gün, toprağın altına arkadaşlarımızı, yakınlarımızı, sevdiklerimizi, ailelerimizi ve kendi canımızı vermeyeceğimiz gündür.