Dayanışma ve direniş

Dayanışma ve direniş

Bir ayı geçkin süredir Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atanması ile başlayan ve daha geniş sınırlara ulaşan bir direniş söz konusu. Bu direniş, biriken öfkenin patlaması ile uzun zamandır üstümüzde duran ölü toprağını silkelemiş oldu. Türkiye’de üniversiteler, cumhuriyet tarihi boyunca toplumsal mücadele ve direnişin en önemli dinamiklerinden birisi olmuştur. Üniversiteler ve gençlik yılardır özellikle özgürlükler, demokrasi, insan hakları, çevre gibi konularda toplumsal muhalefet cephesinin güçlü bir bileşeni olmasıyla da öne çıkmıştır. Boğaziçi direnişi de ana muhalefet partilerinin yönetimi altında olmadan, tepeden yönetilmeksizin kitleselliğini koruyor. Bu başarının arkasında kuşkusuz bir kavram var: Dayanışma.

Bu kavramı yeni duymadık. Özellikle pandemi koşulları altında dayanışmanın son derece yaşamsal bir işlevinin ve öneminin olduğuna hepimiz yakından tanık olduk. Belki de bir süre öncesine kadar bizim için oldukça sıradan bir kavram olan “dayanışma”nın daha da önemli bir hale geldiği günlerden geçmekteyiz. Böylesi baskı ve şiddetin arttığı, demokratik uygulamaların teker teker ortadan kaldırıldığı ve hukukun bu denli yok sayıldığı bir toplumda, dayanışma ve yeni ortaklaşa pratikler geliştirmek en etkili muhalefet yöntemine dönüşüyor. Dolayısıyla klişelere aldırmadan, ana muhalefetin anlattıkları masallara inanmadan iktidara karşı verilecek bir mücadeleye ihtiyacımız var.

Son on yılda, Türkiye’de demokrasinin büyük oranda gerileme yaşadığını, üniversitelerin de bu gerilemeden nasibini aldığını biliyoruz. Zira akademik özgürlük, demokratik bir ülkenin mihenk taşlarından birisidir. Bir aydır bu taşı yerinden oynatmamak içi Boğaziçi Üniversitesi bileşenleri başta olmak üzere anti-demokratik uygulamalara karşı çıkan herkes direniyor. Bu direniş başta Boğaziçi Dayanışması olmak üzere geniş alanlara yayılan dayanışma ağları üzerinden örgütleniyor. Dayanışma ağları mücadelenin doğal gelişimi içinde olgunlaşmasına katkı sağlıyor ve zamanı geldiğinde de her türlü mücadele yönteminde yerini alıyor.

Boğaziçi eylemlerinde değinilmesi gereken önemli bir nokta da siyaseti şekillendirme meselesidir. Boğaziçi direnişi aslında kırılması gereken bir zinciri kırdı. Daha çok iktidarın yaptıklarına göre şekillenen bir öğrenci hareketi varken artık öğrenci hareketinin eylemlerine göre şekillenen bir iktidar, hatta ana muhalefet var. Her geçen gün artan iktidarın baskı ve şiddeti, öğrenci hareketlerinin siyaseti şekillendirmeye başlamasıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla bizler aslında iktidarın baskısına karşı mücadele verirken aynı zamanda alışılmış, ekseni iktidar tarafından belirlenen bir “muhalefet” biçimine ve unsurlarına karşı da mücadele vermekteyiz. Bu zorlu mücadeleden galip çıkmak için dayanışma içinde olmalıyız çünkü birbirimizden başka kimsemiz yok.

Bizim mücadele içinde görevimiz ise topu dayanışma ağlarına, belirli siyasetlere atıp kabuğumuza çekilmek olmamalı. Biz demokratik ve özerk üniversite talebinin sadece Boğaziçi Üniversitesi’nin sorunu olmadığını, hepimizin bu konuda yarası olduğunu biliyoruz. Hocasıyla, öğrencisiyle ve muhalif unsurları ile bir olup dayanışma yaşatır sesini, nefesini yükseltmeye devam etmeliyiz. Bu karanlık iklimi değiştirmek dışında çaremiz yok. Unutmamamız gereken bir şey daha varsa geleceğimizin aydınlık olması için sadece dayanışma içinde olmak da yetmiyor, mücadele şart!

Bitirirken, bu yazı vasıtasıyla haklı taleplerimizi bir kez daha hatırlatmak istiyorum:

  • Uydurma gerekçelerle tutuklanan 9 arkadaşımız serbest bırakılsın.
  • Kayyum rektör Melih Bulu (ve diğer kayyum rektörler), üniversiteye karşı işlediği suçlar için derhâl istifa etsin.
  • Boğaziçi Üniversitesi (ve diğer tüm üniversiteler), kendi rektörüne kendi içinde düzenleyeceği seçimle karar versin.