Çağımızda “özgürleşme”: Özgürleşen ne, köleleşen kim?

Çağımızda “özgürleşme”: Özgürleşen ne, köleleşen kim?

Bir yazımızda (http://ogrencisendikasi.org/blog/self-investment-toplumu-uzerine/) her şeyin piyasalaştırılması yoluyla self-investment mekanizmasının doğurduğu insan tipolojisine ve bu sürecin mantıksal sonuçlarına ilişkin görüşlerimize paylaşmıştık. Şimdiyse üzerine bastığımız çizgiden sapmadan yürüyüşümüzü sürdürmek istiyoruz.

Kapitalizmin egemen birikim biçimi olan neoliberalizmin “makul” insanı, şunları yaparak hayatta kalmak zorunda: Kendine yatırım yap, piyasada kendini daha iyi pazarlamana yardımcı olacak belge ve sertifikaları edin, bunları yaparken kendinle ve içinde bulunduğun toplumla ilgili sorgulayıcı süreçlerden uzak dur!

Kendine yatırım yapmalısın çünkü piyasa mantığının tüm insani faaliyetlere doğrudan veya dolaylı olarak zerk ettiği koşullar altında yaşıyorsun. Bunun doğal sonucu, her anlamda piyasanın bir parçası gibi düşünmen ve yaşaman. Kendine yatırım yapmanın, kendini “geliştirmek”ten bariz bir farkı var: Kendini geliştirmenin sosyal ve insani “ilerleme fikri” ile doğrudan ilgisi var, oysa kendine yatırım yapmak böyle bir ilerleme fikri ile kesinlikle ilgili değil. Neoliberalizmin insanı bambaşka bir kültürün ana bir unsurunu öğrenmek ya da bir coğrafyanın kendini ifade ediş biçimini tanımak için değil, iş hayatında kimi çevirileri yapabilmek ya da edilen pazarlığı anlayabilmek için yabancı dil öğrenmeye mecbur mesela. Bu anlamda yabancı dil öğrenmek kendini geliştirmenin değil, tamamen piyasanın diline adapte olmanın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Belge topluyor, yüksek puanlar almaya çalışıyor, bir formüle tutturulmuş “başarı puanımızı” tatmin edici düzeyde tutmaya çalışıyoruz. Metalara özgü duygusuzluk, neoliberal dünyanın insanının stres, gerginlik ve hoşnutsuzluk dolu yüzünde kendi ifadesini yaratıyor sanki.

Daha küçük yaşlardan eğitim ile, adap ile, ahlak ile alıştırılmaya çalışıldığımız oyunun kurallarına yönelik itirazımızın, “Nerede o eski bayramlar!” serzenişinden bariz bir farkı var. Açıkça ifade etmek gerekir: Piyasa egemenliğinin eleştirisini bir çeşit Yeşilçam hüznüyle eskiye duyduğumuz özlemden ötürü değil, aksine gerçekçi bir perspektifle daha iyisi mümkün ve zorunlu olduğu için yapıyoruz.

Serbest rekabetin zorunlu sonuçları üzerine

Artık pek çok bölümde muadilleri olmakla birlikte, özellikle üniversitelerin Ekonomi ile ilgili bölümlerinde vazgeçilmez bir etkinlik türü vardır: Kariyer ve girişimcilik günleri. Özetle bu etkinlikler şöyle gerçekleşir: Önceden yapılan duyuruyla belirli sektörlerin yönetim kademelerinde yer alan girişimciler, yöneticiler, CEO’lar üniversiteye konuşma yapmak üzere davet edilir. Etkinlikler, sanki sonunda katılan öğrencilere devasa şirketlerden hisse dağıtılacakmış gibi bir heyecanla organize edilir. Nihayetinde konuşmacıların hepsi sırayla ana fikri şunlar olan konuşmalar yaparlar: “Serbest girişim hakkı en temel ve vazgeçilmez hakkımız, değerini bilmelisiniz. Özgürce girişim yapabilme hakkımız olmasa ben bugünkü kadar zengin olamazdım. Başkaları aklını kullanamadı ama biz kullandık ve buradayız, siz de böyle yapmalısınız. Girişimci olmak risk almayı gerektirir, adapte olun ve rekabet etmekten çekinmeyin.”

Başarı ve kahramanca girişilmiş riskli yatırımcılık hikayelerinin kapitalizmin çok ihtiyaç duyduğu bir motif olduğunu elbette biliyoruz, ancak artık iş bununla kalmıyor. Karşımıza, kendisine epey yatırım yapmış profiller çıkartılıyor ve onlar da bize aynısını söylüyor: Kendine yatırım yap, rekabet etmeyi unutma. Ve elbette özgürce girişim yapma hakkına yönelik coşkulu bir kutsama…

Bu tabloda sorgulanması gereken bir şey ve bu şeyle ilgili Grundrisse adı verilen notlarında Karl Marx’a ait zekice sarf edilmiş bir söz var:

“Özgür rekabette özgür olan bireyler değil sermayedir.”

Taşlar sanki yerine oturuyor. Özgür ve serbest girişimde vurgu daima “özgürlüğe”, ancak bir çeşit “yapabilme, eyleyebilme hakkı” anlamında bireyin özgürlüğüne yapılıyor. Oysa rekabetin serbestliği, rekabet eden bireylerin ya da bu rekabetten etkilenenlerin serbestliği anlamına gelmiyor. Öyle olsa, yüzyılları aşan tarihinde hep egemenliğini muhafaza eden kâr hırsı ve rekabet, savaşlarla, yıkımlarla, açlık ve sefaletle dolu bir dünya bırakabilir miydi bize?

Bu pencereden bakıldığında kendimize yatırım yapma ve bunu yaparken kendimizle ve toplumla ilgili sorgulayıcı bir ilişkiye girmemeye dair kurallar da bütünlük içinde anlam kazanıyor. Nihayetinde biz de, sermayenin daha özgür koşullarda hareket edebilmesi için ihtiyaç duyulan birer parça olarak piyasa içinde bize hazır edilmiş rolü oynamak durumunda kalıyoruz. Bu rol kârlı olanı iyi olana, sürdürülebilir olanı doğru olana yeğliyor. Bu rolün mekanizmanın kendisini sorgulaması gerekmiyor, çünkü zaten bir çeşit kadercilikle kuşatılmış durumda kendisi için makul görülen sonu yaşamaya doğru ilerliyor. Piyasa, bunca hıza ve riske adapte olabilecek “presentabl”, ilkesiz, sorgu ve sualsiz insanı arıyor, yaratıyor.

Korona virüsle mücadele sürecinde doktorları ve sağlık çalışanlarını neden alkışladık, alkışlıyoruz?

Belki de cevabı şudur: Sermaye özel sağlık politikaları sonucunda on binlerce insanın ölümüne yol açarken kimseye hesap bile vermeyecek kadar özgürken, biz yalnızca insanlığa yakışır bir şey yapıldığında bunu bir uzaylı istilasıymış gibi garipseyerek her akşam alkış eylemi yapacak kadar toplumsal varlığımıza yabancılaşmış ve bağımlılaşmışız…