Bu gittiğimiz yol nereye çıkıyor?

Bu gittiğimiz yol nereye çıkıyor?

Gençler ve buna dâhil öğrencilerin durumunu değerlendirdiğimizde belli köşe taşlarını sağımıza ve solumuza koymak gerekiyor. Sağımıza ve solumuza koyalım ki, tartışmalardan ziyade yürüyeceğimiz yolumuzu görüyor olalım. Türkiye’de gençleri değerlendiriyorsak şayet burasıtartışılmaya pek olanak bırakmayan bir alana, nesnel koşulları açık saçık ortada olan bir krizler yumağına dönüşmüş görünüyor. Temsiliyet, aygıt tartışması yapıyorsak şayet budaha tartışmaya açıktır ancak deneyimler göstermiştir ki büyük oranda bu tartışma aralığı azalmıştır. Yani önümüzde bir tarafımızda kesikli yol çizgisi bulunurken diğer tarafta devamlı bir şerit çizgisi vardır.

Geçmiş deneyimlerimiz gösterdi ki güncel koşullar böyle devam ettikçe şerit değiştirilmeye sadece belli durumlarda izin verilecek ancak bir U dönüşü yapamayacağız. Kısacası nasıl bir temsiliyete ihtiyacımız var tartışması belli pratikler ekseninde bir doygunluğa ulaştı.

Bu tartışmaların ekseninde elbette Boğaziçi Üniversitesi eylemleri varken aynı zamanda ortada da bir gerçeklik bulunmakta. Önümüzdeki somut görevler de tam da bu noktada başlıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri atanan kayyum karşısında bir direnç göstermeye devam ediyor ancak bu Türkiye’de iki yüz üç üniversitenin bulunduğu ve bu okulların hepsinin kayyumlar ile yönetildiği gerçekliğini kaçırmamız gerektiğini göstermiyor.

Bu güncel durum Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum ile tekrar gün yüzüne çıktı ve öğrencilerin, sadece Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin değil bütün öğrencilerin ve aynı zamanda akademinin bir genel problemi olduğunu hatırlattı. Tıpkı yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan ilk kayyumun ardından Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin yine aynı yerde aynı taleplerle protesto etmeleri gibi. Melih Bulu benim rektörüm değildi ama Mehmed Özkan olabilir gibiydi sanki. İşte öğrencilerin set çekmesi gereken alan buradan başlıyor. “Mehmed Özkan olabilir gibi okulun kendi işleyişine pek karışmayacakmış.” sinikliği bugün kimliği açık seçik belli olan Melih Bulu’nun atanmasına kadar ilerledi.

Bugün üniversitelere kimliğini kazandıran şey, dünden bugüne öğrencilerin öğrencilere aktardığı birikim ve bunun sürekliliğidir. Üniversitelerdeki sosyal alanlarımız, yaşam alanlarımız ve bu alanlardan sıra arkadaşlarımıza taşıdığımız bir süreklilik. On, on beş yıl önceki ve bugünün kampüs yaşamlarını ortaya serip baktığımız zaman yaşadığımız bufarklılık, üniversitelerden bu sürekliliğin koparılması ile gerçekleşti. Bu kopuş da öğrencilerin kendini temsil edenalanlardan uzaklaştırıldığı zaman yaşandı. Bugün ihtiyaç bu açıdan sadece Boğaziçi Üniversitesi özelinde değil bütün üniversitelerin en acil ihtiyacıdır.

Üniversite öğrencilerinin yaşadığı sorunlar sadece kampüs hayatlarından sınırlı değil aynı zamanda üniversitelilerin emekçi bir role bürünmüş olmasından da ileri gelmekte.  Buraya dair ekstra bir paragraf açmaya niyetim yok, halihazırda bu Blog’da üzerine yazılmış ve çizilmiş bir konu. Ancak önemini vurgulamakta fayda var. Geçmiş yıllarda yapılan analizlerde ve çokça tartışmalara sebep olan üniversiteli öğrencilerin sınıfsal açıdan nerede durduğu tartışmaları bugün artık bitmiş öğrenciler, öğrenci kimlikleri üstlerinden düşmeden emekçi kimliklerini de taşımak zorunda bırakılmışlardır.  

Bu iki başlıkla hareketle yani üniversitelerimizin sosyal ve mücadele alanı olarak bitirilmesi ve öğrencilerin mezun olmadan emek gücüne katılması tespitlerinden yola çıkarak nasıl bir temsiliyet aygıtı sorusuna daha iyi bir cevap verebiliyoruz. Bugün Türkiye’de öğrencilerin ihtiyacı, pandemi nedeniyle işsiz kalan ekonomik sıkıntı ile boğuşan milyonlarca öğrencinin sesini taşıyabilmek, üniversitelerimizdeki niteliksizliği yıkarak temsiliyetimizi yeniden kurabilmektir. Bu iddia ile yola çıktık, bunu başaracağız. Öğrenciler olarak geleceğimizi kurtaracağız.