Bir Başkadır dizi tanıtımı ve incelemesi

Bir Başkadır dizi tanıtımı ve incelemesi

Bu yazı, çok spoiler vermemeye çalışılarak, bazı genel bilgileri ve naçizane bazı yorumlarımı içeren bir yazı olarak ele alınmıştır.

Berkun Oya tarafından yazılıp yönetilen Bir Başkadır, Netflix Türkiye’de 12 Kasım 2020 tarihinde yayınlanmış, yayınlandığı gün itibariyle gündeme oturmuş ve üzerine çokça tartışmaların, eleştirilerin ve beğenilerin olduğu 8 bölümlük dizidir. Dizinin uluslararası alanda ismi ise Ethos olarak duyurulmuştur. Ethos, bir topluluk, millet veya ideolojiyi karakterize eden çeşitli inançları veya idealleri tanımlamak için kullanılan Yunanca bir kelimedir.

Dizinin teması ve incelemesine geçmeden önce dizinin bazı genel özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Yazar ve yönetmen koltuğunda oturan Berkun Oya, İyi Seneler Londra, İntikam ve Son yapımlarındaki katkılarının yanında BluTv üzerinden yayınlanan ve birçok kişinin beğenisini kazanan Masum isimli dizinin senaristi olmasıyla da tanınan yazar ve yönetmendir.

Öykü Karayel, Fatih Artman, Defne Kayalar, Tülin Özen, Funda Eryiğit, Alican Yücesoy ve Nesrin Cavadzade gibi adından ve oyunculuğundan çokça söz ettiren birçok sanatçıdan oluşan dizinin kadrosu da dizinin bu denli ilgi görmesinin sebepleri arasında sayılabilir.

Dizinin diğer bir farklı özelliği ise, jeneriklerinde Fransız sinemasının ünlü yönetmenlerinden Maurice Pialat’ın Bosphore adlı kısa filminden eski İstanbul görüntülerinin kullanılması, yabancı bestelerin üzerine yazdığı Türkçe sözlerle bir bakıma doğu-batı müziği sentezi yapan Ferdi Özbeğen’in canlı kayıtlarının görülmesi ve son bölümün kapanış jeneriğinde bulunan, senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, yönetmen koltuğunda Zeki Ökten’in oturduğu,Türkiye’nin çok kutuplu yapısının anlatıldığı 1978 yılı yapımı Sürü adlı filmin görüntülerinin ekranlarımıza yansımasıdır.

Bir Başkadır, Netflix orijinal açıklamasında da dediği gibi, farklı sosyoekonomik yapılardan gelen, farklı hayatları yaşayan, farklı hayalleri, korkuları olan, Türkiye coğrafyasında belki de her gün karşılaştığımız çeşitli karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini, yaşam koşullarını ve hayatlarını anlatan bir dizi olarak çıkıyor karşımıza.

Diziyi, Öykü Karayel’in canlandırdığı, gündelikçi olarak çalışan Meryem adlı karakterin temel baz alındığı bir hikaye olarak tanımlamak yanlış olmaz sanırım. Meryem’in bayılmaları, kendisini bir devlet hastanesinde, Peri adlı psikiyatristin karşısında bulmasına yol açıyor. Seansın başında, 20 dakika boyunca, konuşmaya dahi çekinen, çoğunlukla terapistiyle yüz yüze gelmekten kaçan ve oldukça akıllı olmasının yanında, inancı, bazı görüşleri ve anlattıklarıyla Peri’nin önyargılarını, yüzleşmekten korktuğu duygularını ortaya çıkaran bu kadının hikayesi, muhafazakar kesimi temsil etmesi gerekirken tıpkı diğer karakterlerde olduğu gibi fazlasıyla tipik kaçıyor. Hatta toplumun çoğunda karakterdeki gibi özelliklere sahiplik var mıdır? Tartışılabilir düzeyde.

Önceden komando olarak görev yapmış, ataerkil toplum yapısındaki stereotipik görünümlü abi, psikolojik problemler yaşayan yenge, bu aile için çok önemli olan ve her sözü dinlenen bir hoca, bu hocanın kendini keşfetmeye başlayan ve kendi özgürlüğüne sahip çıkmayı öğrenen kızı,  sahip olduğu çok yüzeysel önyargılarından kurtulamayan ve bu önyargıları belki de hayatındaki en büyük sorunlarından biri haline getiren bir psikiyatrist, bu psikiyatristin psikiyatristi olarak tanımlayabileceğimiz ve kendi aile sorunlarıyla başa çıkmakta zorlanan bir kadın, hayatın yalnızlığı ve anlamsızlığından dertli bir adam ve daha nicesi…

Farklı hayat ve karakterleri birbirlerine bir şekilde bağlayabilen bu çeşitli olaylar silsilesi, bize insanın kusurlarını, korkularını, doğrularını ve yanlışlarını, bizi bazen güldürerek bazen ağlatarak bazen de sinirlendirerek gösteriyor. Çok tanıdık karakterler çıkabiliyor karşımıza veya hiç tanımak istemediğimiz, bilerek ve isteyerek yokmuş gibi davrandığımız bazı kişilikleri görebiliyoruz her bölümde.

Bu dizi üzerine de aynı diğer dizilerde, filmlerde, kitaplarda olduğu gibi farklı eleştiriler, farklı beğeniler, farklı görüşler olduğu çok açık. Bazıları, bazı karakterlerin bu kadar belirli ve tipikleştirilmiş özelliklerinden rahatsız olurken bazısı bu durumdan çok etkilenmiş durumda, bazı eksikler veya fazlalıklar bazen göze çok batabiliyorken bazen bu özellikler kişiyi diziye daha da bağlayabiliyor. Bu tarz çelişkiler, insanların zevk ve farklılıklarına bağlı olarak değişebiliyor, bundan ötürü bir eseri belirli özelliklerine bağlı olarak kesin bir kategoriye koymak da pek doğru olmuyor.

Benim fikrimi soracak olursanız, belirli karakterlerin belirli tiplemelere çok bağımlı kaldığını düşünmemin yanında genel temayı beğendiğimi söyleyebilirim. Oyunculuk, gerçekten iyi(özellikle televizyonlarda gördüğümüz bazı dizilerle karşılaştırmaya girecek olursak). Aslında her birimizin hayatına bir şekilde yerleşmiş, hayatımızın bir parçası haline gelmiş bazı durumları görmek bazen güldürdü beni, bazen de sinirlendirdi. Bazen yoruldum dizi süresince, bazı sahnelerde bir yandan süre ilerliyorken telefonuma alıp bakmadım demek yanlış olur tabi. Bazı sahneler ise kilitledi beni de ekrana, aynı birçok insanı kilitlediği gibi.

Dizide en çok kullanılan öğelerden biri de içinde bulunduğumuz toplumun dünya görüşü ve hayatlarını yaşama şekli bakımından farklılıkları dersek haksız olmayız. İşte belki de diziye gelebilecek en doğru eleştiri burada başlıyor. Dizi, sanki bu hayat tarzı farklılıklarını, çatışmalarını ve bunalımlarını her şeyden bağımsız iki anaokulu çocuğunun oyuncak için kavga etmesi gibi suni bir düzleme oturtuyor ve çözümünü de sanki kendini çiçekli bahçelerde veya Çırağan Sarayı’nda var etmiş olan temel insani değerlerde buluyor.Bugün “Birbirimizi sevmeyi unuttuk.” diye tekrar hatırlatılan insani değer, hak ve sözleşmeler, tarih biliminden biraz yararlandığımızda görünüyor ki bahşedilen şeylerden ziyade insani bir yaşamdan mahrum bırakılmışlar tarafından mücadelesi verilerek hak olarak alınan başlıklardır.

Toplumumuzun içinde var olan çatışma ve kutuplaşmalar ise insanların canları istedikleri gibi yaşamalarının bir sonucu değil, tüm Türkiye siyasi tarihinde görülebilecek çatışmaların, kitleleri bütün olarak kapsamasının bir çıktısıdır. Diziye yapılabilecek en büyük eleştirilerin başında bu gelebilir.Yönetmeni, en iyimser tavır ile kötü bir gözlem yapmış olmakla eleştirip bu konuyu da geçelim.

Artılar, eksiler çok konuşulur, çok tartışılır daha bu belli ancak bu dizinin de Kürdüyle, Türküyle, yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle, kısacası her karakteriyle bizim olduğu da daha kolay kolay dillerden düşmeyeceği de belli. Henüz ikinci bir sezon için net bir bilgi olmamasına rağmen, havada kalan bazı konular, ucu açık kalmış bazı olayların da olması yeni bir sezon için merakları da uyandırmıyor değil.

Öneririz, izleyin. Siz de yorumlayın kendinizce, siz de karşılaştırın karakterleri, hikayeleri. Geleceğin izleyicisi, yönetmeni, yazarları olarak siz de izleyin, düşünün, tartışın ve bir sonraki yazımıza kadar da esenlikle kalın.