Avatarlar toplumu portresi: Perfect Blue

Avatarlar toplumu portresi: Perfect Blue

Satoshi Kon’un seyirci karşısına ilk çıkış filmi olan Perfect Blue, alışılmış kalıpların dışında bir film. İzlerken nefesinizi kesen sonrasında ise etkisinden çıkamayacağınız bu filmi, psikolojik gerilim olarak sınıflandırabiliriz.

Filmin merkezi olan Mima Kirioge adlı karakter; genç bir şarkıcı, idol ve CHAM grubunun bir parçasıdır. Mima pop müzik kariyerine sırtını dönerek aktrist olmaya karar verir, ancak geçmişi peşini bir türlü bırakmaz.

Filmin pek çok açıdan değerlendirmeye açık olması; kurgusunun ne kadar iyi yapıldığının bir kanıtı. Perfect Blue film boyunca bizlere şu soruyu sormaktadır: Yarattığımız avatarın kontrolünü kaybetseydik ve bu avatar bizden ayrı bir varlık haline gelerek artık o bize şekil vermeye başlasaydı, ne olurdu?

Burada avatar kavramını doğru açıklamak son derece önemlidir. Avatar; kendimizi dış dünyaya tanıttığımız halimizdir. Sosyal medya hesaplarımız, dışarıya çıkarken elde ettiğimiz görünüm, tanımadığımız veya tanıdığımız kişilerle konuşma şeklimiz, kısacası kendimizi sığdırdığımız kalıp, aslında yarattığımız avatarımızdır.

İçine doğulan toplum tarihin her uğrağında bireyi doğrudan etkiler. Yaşama biçimi, vizyon, hedef, kişilik gibi insana özgü kavramları belirlemede birinci sıradadır ancak tarihin hiçbir uğrağında insan, bu belirlemelere karşı eli kolu bağlı değildir. İnsanı insan yapan en önemli özelliklerden biri de içine doğduğu ve belirlendiği toplumu analiz edebilmesi, reddedebilmesi, hakkında hayal kurabilmesi ve değiştirebilmesidir. Doğduğumuz yeri ve tarihi seçemiyor olabiliriz ancak yeterince kalabalık ve kararlı şekilde çabalarsak nasıl bir yerde öleceğimizi belirleyebiliriz. Tam da bu denklemin üzerine düşen avatar kavramına gelelim tekrardan. Bizlerin içine doğduğu dünya şuana kadar görülmemiş bir hızda ve sıkılıkta insanları kalıplara sokmaya, kendi dönüş biçiminin en iyi veya en iyi değilse bile “doğal” ve değiştirilemez olduğuna ikna etmekte. Bunu da vahi yoluyla değil toplumun bir parçası olabilmek için uymamız gereken normları belirleyerek yapıyor. Biraz incelersek ne kadar hayatımızın içinde olduklarını görürüz. Hepimiz ünlülerin giydikleri kıyafetleri giymeyi, en üçüncü dalga kahvecide ismi en uzun ve İtalyanca olan kahveyi içmeyi veya bestseller romanları beğenmeyi öğrenmiş insanlarız. Sonuçta arkadaşımız bize “Kilo aldım.” dediğinde “Hayır hala güzelsin!” gibi yaygın ve çarpık bir cümle kurmamızı sağlayan insanın sağ omzunda zayıfların daha güzel olduğunu fısıldayan melekler değil yeme bozukluğuna sahip olduğunu saklayacak kadar güzel gülümsemesi olan Victoria’nın Melekleridir.

Avatarımız derken Türkçenin azizliğine uğrayıp aitlik eki getirsek de aslında hiçbirimize özel ve ait olmayan bu avatarlar ve hatta yeme boğukluğuna sahip sıfır beden mankenlerin de pek bir suçunun olmadığı bir sistemin ikna araçları tarafından belirlenip pompalanmaktadır. Günümüzün koşullarında sosyal medya kullanımı giderek arttığı için, dünyayla daha çok iletişim halindeyiz. Doğduğumuz toplumda hedeflerimizi, hayallerimizi, isteklerimizi toplumun bize dayattığı sınırlar içerisinde tasarlayabiliyoruz. Bu sebeple her gün avatarımızın içine sıkışmak zorunda kalıyor, kendimizi avatarımız üzerinden geliştirmeye çalışıyoruz. Ancak bunun yüzeysel ve çarpıklığını kavrayabildiğimiz gibi avatarımızıyıkabilir bir adım daha ilerleyip insanları yaratıcı ve özgünlükten mahrum bırakan bu avatarlar toplumunu yaratan sisteme karşı mücadele verebiliriz.

Kişilerin arasındaki fark azaldıkça, bu kişileri kontrol etmenin daha kolay olduğu bilgisine ulaşmış ola bu sistem biz farkında olmasak da itildiğimiz bir mağara. Aslında bakarsanız Yunan Mitolojisinde köylüden öküzlerini çalıp anlaşılmasın diye öküzleri mağaraya başlarından geri geri iterek sokak Cacuscanavarından pek bir farklı yok. Toprağa baktığınızda mağaradan çıkıp özürleşiyorlarmış gibi görğnen öküler aynen bizim gibi aslında mağaraya hapsolmuş durumdalar. O öküzlerden birini anlatan Perfect Blue animesi ise bu konuyu kavramak ve kişiyi psikolojik açıdan nereye sürükleyeceğini en gerçekçi şekilde görmek için birebir.

Her dönem değişen güzellik algısı, trend olarak nitelendirdiğimiz yeni akımlar, modanın sürekli değişip yenilenmesi, bunların hepsi bizi avatarımızı ve kendimizi şekillendirmemize, bize uymuyorsa dahi o dönem en popüler şey o olduğu için avatarımızı da ona göre “revize etmemizi” sağlıyor, kendi isteklerimizi ve arzularımızı göz önünde bulunduramıyor, giderek yoksunlaştırılıyoruz. Sürekli bizi istemesek dahi herkes yapıyor diye sergilediğimiz davranışlara, modası geçtikten sonra kenara atıp yüzüne bakmayacağımız kıyafetler almaya, kısacası o an ne yapılıyorsa onu sonuna kadar tüketmemize yol açıyor. Sonuç olarak karakterimizi bir türlü oturtamıyoruz, bu da içten içe bizi yozlaştırıyor. Yaşadığımız bu kültürel çürüme, kapitalizmin getirilerinden biri desek yerinde bir tespit yapmış oluruz.

Filmin gidişatına dönecek olursak, ana karakterimiz Mima’nınkariyerini tamamen farklı yönlendirmeye karar verince, bunun toplum tarafından nasıl karşılanacağı, şarkıcı kariyerinden edindiği hayranların ne diyeceği, oyunculuk sektöründe bulunan insanların kendisine “eski şarkıcı” gözüyle bakıp bakmayacağı endişeleriyle durmadan baş ettiği ve bunun ruhsa bir çöküntüye, bunalıma yol açtığını görüyoruz. Perfect Blue’daki temayı gerçekliğe uyarlayacak olursak; ünlü veya toplumdan herhangi birinin, insanların ne diyeceğine ya da nasıl davranacağına dair oldukça ciddi endişelerinin olduğunu, bu sebeple önceden değindiğimiz avatarı oluşturup giderek onun içine sıkıştırdığını ve bunun çok ciddi psikolojik sorunlara yol açabileceğini saptayabiliriz.

Ufak bir mesaj vermek gerekirse; Tüm benliğimizi bir fotokopiden ibaret yapmak isteyen bu sistemli saldırıya karşı bireysel değil toplumsal ölçüde orijinalliğimizi korumada mücadele vermek ve olmayı hak ettiğimiz dünyayı yaratmakta ısrarcı olmalıyız. Çünkü tersi kişiyi yalnızlaştırır, kimsesizleştirir. İçerisinde bulunduğumuz sistemin kalıplarına “sığmaya çalışmak”, bize yalnızca mutsuzluk ve ileride doğacak çok büyük pişmanlıklar getirir.

Peki, Perfect Blue’dan neden bu kadar etkilendik?

Bu soruyu şöyle cevaplayabiliriz: Çünkü realistik bir film. Çizerin şarkıcılar ya da oyuncuları çok güzel/yakışıklı çizmesi ve geri kalan herkesi ortalama ya da çirkin çizmesi, normalde ünlüleri nasıl gördüğümüzü de ifade ettiği için, sizi gerçeklikten tamamen kopartmadan gerilimi yaşamanızı sağlıyor. Bu kadar ince düşünülmüş bir film, doğal olarak oldukça sürükleyici de oluyor.

Perfect Blue’yu kesinlikle izlemenizi ve Satoshi Kun’un diğer filmlerine de göz atmanızı tavsiye ederek, yazıyı burada sonlandırıyorum. Bir sonraki filmde görüşmek dileğiyle…