2020’nin arkasında bıraktığı enkaz: Sağlık sistemi

2020’nin arkasında bıraktığı enkaz: Sağlık sistemi

Covid-19 salgınının Türkiye’de başladığı, Sağlık Bakanlığı tarafından ilan edildiği Mart 2020’den itibaren sağlık sistemi büyük bir savaş vermeye başladı. Sağlık Bakanlığı ilk vakayı 10 Mart’ta, ilk ölümü 15 Mart’ta açıkladı. Ardından gelen “görece” tedbirler silsilesi başarıya ulaşamadı; salgın krize dönüştü, fatura yurttaşa çıkmış oldu. Neoliberal politikaların bir sonucu olarak 2020 arkasında büyük bir enkaz bıraktı: Sağlık sistemi.

Cehaletin aşısı yok

Koronavirüs ile mücadelenin daha ilk zamanlarında yapılan anti-bilimsel açıklamaları şüphesiz hepiniz hatırlayacaksınız. Cahil olmaktan ziyade popüler gündemin ögesi olmaya çalışan açıklamaları hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, aile whatsapp grubuna gelen yanlış bilgi tadındaki açıklamayı hatırlayalım: “Nisan ayında havaların ısınmasıyla koronavirüs de bitmiş olur.”1 Demek ki saraylardan gelen açıklamalarda doğruluk aramıyoruz diyerek bir de bizim saraydan gelen “Koronavirüse karşı özel bir önleminiz var mı?” sorusuna “Her sabah bir kaşık dut pekmezi alırım” cevabı benzerlik taşıyacaktır. Sadece saraydan gelen açıklamalar değil, bir hekimin kalkıp COVİD-19’a karşı kelle paça çorbası önermesine ne demeli? ‘’Biz Türk’üz bize bir şey olmaz!’’ deyip, radyasyona maruz kalmış çayı içen bakanın yetiştiği bir ülkede, virüse tedbir olarak “Türk geni bizi korur” denmesi şaşırtmıyor artık. Bu tarz açıklamalar ile halka yalan söyleyenlerin hiçbir ceza almadığı tam aksine halka doğruyu söyleyenlerin cezalandırılması da ayrı bir ironi.

Salgın başındaki bu cehalet, aşı karşıtlığıyla birleşerek daha olumsuz bir noktaya doğru sürüklüyor bizi. Aşı karşıtlığı bilim karşıtlığıyla paralel olarak ilerliyor. Bu karşıtlık bizi aklın ve bilimin ışığından uzaklaşmaktır.

“Herkes biliyor…”

“Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu (…)

Herkes biliyor, geminin su aldığını

Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini”

Leonard Cohen

Salgınla mücadelede başarılı olmanın ön koşulları olan şeffaflık, akıl ve bilimin kılavuzluğunda belirlenmiş politikalardır. Türkiye’de başarının sağlanamaması da aynı şekilde bu nedenlerden kaynaklanmaktadır. Sağlık Bakanlığı salgının başından itibaren vaka sayılarını tam olarak belirtmedi, ölümleri gizledi, salgınla ilgili epidemiyolojik verileri net paylaşmadı. Bununla da yetinmeyerek bir başka manipülasyon yöntemi olarak da hasta-vaka ayrımıyla kafamızı bir kez daha karıştırmayı başardı. Bilgilerin şeffaf bir şekilde aktarılmasını savunanlar da nasibini aldı.

Keza bu dönemin en önemli kurumu ve pandeminin başından beri en doğru pozisyonu alan TTB’nin devleti yönetenler tarafından tehdit edilmesi de dönemin ruhuna uygun bir tepki. Salgının başında meslektaşlarını pandemi konusunda eğittiği ve uyardığı için hakkında soruşturma açılan Dr. Güle Çınar’ı, bir videoyla halkı uyarmaya çalıştıktan sonra özür diletilen ve akademiden ayrılmak durumunda kalan Doç. Dr. Yusuf Savran’ı, sosyal medyada pandemiye dair açıklamalar yaptığı gerekçesiyle gözaltına alınan yoğun bakım hekimi Dr. Tahsin Çınar’ı, Uludağ Üniversitesi tarafından hakkında soruşturma açılan halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala’yı ve TTB başkanı seçildikten sonra bizzat cumhurbaşkanı tarafından hedef gösterilen Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hocamızı baskı altındaki hekimlere örnek verebiliriz.2

 COVID-19 bir meslek hastalığıdır

Meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleridir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) meslek hastalığını, işyeri ortamında bulunan faktörlerin etkisi ile meydana gelen hastalıkların ortak adı şeklinde tanımlarken, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) de benzer bir tanımla “hastalığa sebep olan birçok etken içinde işle ilgili faktörlerin de bulunduğu hastalıklar” olarak tanımlamaktadır.

Meslek hastalığının meydana gelmesi için, bu hastalığın çalışanın yaptığı veya çalıştığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir nedenden veya işin yürütüm şartlarından kaynaklanması gerekmektedir. Dolayısıyla meslek hastalığının yapılan işle veya işyeri koşulları ile ilgili olması gerekmektedir. Sağlık çalışanları, COVID-19 pandemi sürecinde sağlık hizmeti sunmaları nedeniyle hastalığa maruz kaldıklarından, sağlık hizmeti ve COVID-19 hastalığı arasındaki nedensellik bağı açıkça ortadadır. Dolayısıyla bu hastalığın, sağlık mesleğinin icrasından kaynaklandığı, COVID-19’lu hastaları tedavi etmeye çalışırken hastalığa maruz kalındığı açıktır. Nitekim salgının en fazla hissedildiği İtalya ve Fransa’da COVID19 meslek hastalığı olarak sayılmıştır. Belçika, Güney Afrika, Kanada, Malezya gibi devletler de meslek hastalığı saymış ve yapılacak işlemleri detaylandırarak maluliyet ve ölüm halinde tazminat ödeyeceğini bildirmiştir. ABD’de ise COVID-19’un iş ile ilişkili olduğu kabul edilmiştir.3

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Engels ve hücresel patolojinin kurucusu kabul edilen Dr. Virchow, herkesi eşitsizliğin, toplumun en yoksul kesimlerindekileri hastalandırdığı ve öldürdüğü konusunda uyardılar. Bu uyarı bugün de dikkate alınmadığı için toplumdaki en yoksullar orantısız bir şekilde COVID-19’dan öldüler. Dr. Virchow, 1848’de bir salgını araştırdıktan ve fakirlerin hastalığa zenginlerden çok daha fazla eğilimli olduğunu gözlemledikten sonra, “Tıp bir sosyal bilimdir ve siyaset daha büyük ölçekte tıptır” diye yazmıştı; salgınların ancak sosyal eşitsizlikle mücadele edilerek ortadan kaldırılabileceğini savunmuştu. Pandemi süreci her alanda var olan eşitsizlikleri derinleştirmiş ve derinleştirmeye de devam edecektir.

Sağlık Emekçileri Ölüyor!

Pandeminin başından beri sağlık emekçileri, kesin tedavisi olmayan bir hastalıkla mücadele zorunda kaldılar. Aileleriyle bile görüşemeyen, gece gündüz demeden çalışan sağlık emekçileri hem fiziksel olarak hem de psikolojik olarak tükendiler, tükenmeye devam ediyorlar.

Uygulanan yanlış politikalar sonucu sağlık emekçilerinin çalışma koşulları oldukça zorlaştı. Emekçiler, salgına karşı savunmasız bir şekilde bırakıldı, salgının aralarında hızlı yayılması karşısında yeterli önlemler alınmadı. Salgın öncesinde “gerekli tedbirleri alın” uyarıları dinlenmedi, “her türlü hazırlığımızı yaptık” denilerek cevap verildi fakat ilerleyen günlerde ortada bir hazırlığın olmadığını görmüş olduk. Çalışma saatleri daha fazla uzatıldı, uzun ve aralıksız çalışma saatleri süresince çok ağır vakalara maruz kalan emekçilerin psikolojik olarak yıpranmalarının önlenmesi için tedbirler alınmadı. Sağlık emekçilerinin yaptıkları çalışmalarının karşılığından kendilerine vaat edilen ek ücretleri zamanında, tam ve eşit olarak yatırılmadı.

Akıl, bilim ve vicdanla bir sınav olduk ama ne yazı ki bu sınavda başarılı olamadık. 2020 senesi hepimiz için zor bir sene oldu. Bizim yapmamız gereken şey karamsarlığın içine düşmeden bilimin ışığında yürümekten ve mücadele etmekten vazgeçmemektir. Nazım’ın dediği gibi:

“Fakat gün ışıdı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri.

Ve “Karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldular” yarı yarıya…”

 

Kaynakça: