10 Ocak: Mücadele Günü

10 Ocak: Mücadele Günü

10 Ocak, basın tarihimizde yaklaşık 10 yıl bayram olarak kutlandı. Sonrasında ise 12 Mart darbecilerinin simge haline gelen “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” tespitiyle birlikte sosyal ve anayasal haklar budandı. O günden bu yana “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılagelmektedir.

10 Ocak’a retrospektif bir pencereden bakarak günümüze doğru gelmeye başlayacağız. Bu, kısa bir basın tarihi olarak da değerlendirilebilir.

Gerçekten de Demokrat Parti’nin ilk yılları gazetecilik ve ifade özgürlüğü bağlamında makul bir dönem sayılabilir. Tabii bunu söylerken soğuk savaş koşullarında sosyalist ve toplumcu düşüncelerin tamamen bastırıldığını göz ardı etmemek gerekir. DP iktidarının ikinci dönemiyle birlikte baş gösteren ekonomik durgunluk, yolsuzluk gibi olgular gazetecilerin haberlerine de yansımış, bu durumdan rahatsız olarak siyasal iktidar baskıyı artırmıştır. Birçok gazeteci yargılanıp cezaevine girmiş; hatta İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 yılında polisin gazetecilere müdahalesini kınayan bir bildiri yayımlayınca siyaset yaptığı gerekçesiyle 9 ay boyunca kapatılmıştır. Bu arada 1952 yılında 5953 Sayılı Basın-İş kanunu çıkmış, ancak basın emekçilerinin mesleki ve sosyal hakları konusunda pek de faydalı düzenlemeler getirmemiştir.

27 Mayıs, yeni bir anayasayla birlikte Basın-İş kanununda da değişikliğe giderek 212 Sayılı Yasa’yı yürürlüğe sokmuştur. Buna göre, basın emekçisinin patronu karşısında konumu güçlendirilmiş; ona, kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık ve haftalık izin, grev, toplu sözleşme, 8 saatlik işgücü ve fazla mesai ücretlendirmesi gibi haklar tanımıştır. Hatta bu haklar, o dönem için, diğer sektörlerdeki çalışma hayatını düzenleyen mevzuatlardan daha ileri bir konumdadır. Patronlar da bu yasanın resmi gazetede yayımlanmasının hemen ardından tepki göstermişler, gazetelerinde bir bildiri yayımlayarak 3 günlük boykot ilan etmişlerdir. Bu sırada İstanbul Gazeteciler Sendikası bünyesinde bir araya gelen basın emekçileri, önce bu patron boykotuna karşı bir yürüyüş gerçekleştirmiş, ardından da halkın gazetesiz kalmasını önlemek amacıyla “Basın” adlı bir gazete çıkarmayı kararlaştırmışlardır. Patronların boykot hamlesine gazeteciler hep birlikte karşı çıkmışlar, sosyal ve mesleki haklarını düzenleyen 212 Sayılı Yasa’yı patronlara karşı korumuşlardır.

Neoliberalizmin Türkiye’deki zor gücü olan 12 Eylül, toplumu serbest piyasa ve meta ilişkileri bağlamında dönüştürürken, bu altyapısal değişimden basın da nasibini almıştır. Büyük sermaye grupları gazeteleri tek tek satın almış, kendi çıkar ve kâr politikaları doğrultusunda bir vesile olarak kullanmıştır. En bariz örneğini Aydın Doğan’ın sahip olduğu gazete ve televizyonlarda gördüğümüz üzere, gazetecilere sendika kesinlikle yasaktır. Sendikalı emekçiler tasfiye edilirler. Sermaye patronlarının dümenine giren gazeteler, yönetim kadrolarını da hem gazeteci hem de iş insanı, CEO olarak görev yapmış kişilere teslim ederler. Böylece sermaye ile gazetenin genel çizgisi pek de ayrışmaz. Gazete, ekonomi politik bağlamda bir kuklaya dönüşür.

Güçlü bir iktidar olarak yerini sağlamlaştıran AKP, medyayı kendi siyasal görüşü çerçevesinde dönüştürürken“Eski Türkiye’nin” medya tekellerine vergi cezaları ve ekonomik yaptırımlar uygulamış, muhalif medyayı ise büsbütün yok etmek istemiştir. Medyada son yıllarda büyük mülkiyet mübadeleleri yaşanmış, “ana akım” denilen medya neredeyse kalmamıştır. Türkiye’de medya ortamı şu üç başlıkta özetlenebilir: İktidar yanlısı basın, muhalif basın ve düzen karşıtı/sosyalist basın.

Peki… Bizler öğrenciyiz. Türkiye’de istatistiklere göre her dört gençten biri işsiz. Gazetecilik bölümü mezunları açısından durum daha da vahim. Sosyal hizmet mezunlarının ardından en çok diplomalı işsiz, Gazetecilik bölümünü kapsıyor. Eşimize dostumuza hangi bölümde okuduğumuzu söylediğimizde ilk verdikleri tepki, “Niye o bölümü seçtin ki? İş yok.” oluyor. Haklılar mı, haklılar. Sonrasında gelsin “Hapse mi girmek istiyorsun?”, “Silivri soğuktur.” söylemleri… Gazetecilik halkın gözünde neden bu olumsuz imajlarla yer buluyor? Elbette ki siyasal iktidarın baskıları, öyle ama, meslek büyüklerimizin de azıcık olsun suçu yok mu? Türkiye’de Temmuz 2020 verilerine göre, “Basın yayın ve gazetecilik” iş kolunda sendikalaşma oranı %7,87. Ülkemizde kamuoyuna yön veren gazetecilerin daha “bilinçli” ve örgütlü hareket etmesi gerekmez mi?

Burada internet gazetecileri için de ayrı bir parantez açmak gerekir. Onlar ne 5953 Sayılı Basın-İş Kanunu’na ne de 212 Sayılı Yasa kapsamına girip sözleşme yapamadıkları için gazeteci bile sayılmazlar. Dolayısıyla sarı basın kartı alma imkânları da ortadan kalkar. Yıpranma hakkından da faydalanamazlar. Aslında tam burada sarı basın kartının Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından verilmesinden bahsedelim. Bu tamamen yanlıştır. Uzun zamandır gazeteci sendikaları ve basın-yayın örgütleri, basın kartının sendikalar tarafından gazetecilere ulaştırılmasını talep ediyorlar. Avrupa’nın birçok ülkesinde de bu yöntem kullanılır. Ancak ülkemizde hâlâ resmi olarak “gazeteci” sayılabilmek için siyasal otoritenin onayını bir şekilde almak şartı yasalarla önümüze konur.

“Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), 1994 yılına kadar 18 gazetede toplusözleşme yapıyordu, daha sonra bu haklar giderek tasfiye oldu. 2000’li yılların başında 3 büyük medya grubu, sektörün yüzde 84’üne hâkimdi.”(1) Medya tekelleştikçe, toplu sözleşme de rafa kaldırıldı. Hatta medya patronları, çalıştırdıkları basın emekçilerini 212  tabi tutmamak için çeşitli yollar da aramışlardır. Güvencesiz ve sendikasız bir basın modeli böylece yayılmıştır.“Yazı işleri ya da haber merkezlerindeki dar bir kadro dışında kimseyi 212 Sayılı  göre çalıştırmıyorlar. Bu nedenle çok sayıda gazeteci sarı basın kartı alamıyor. Sarı basın kartlı gazetecilere ise yaygın işsizlik durumundan yararlanıp baskı uygulayarak, istifaya ve normal iş kanununa göre yeni sözleşme yapmaya zorluyorlar.”(2)

Bir de tabii cezaevinde bulunan gazeteciler var. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) dünya basın özgürlüğü endeksinde Türkiye 154. sırada. 67 gazeteci hala içeride. Niye?

Fazla uzatmadan bitirelim. Yazının başında 212 Sayılı Yasa çıktığında patronların tepkisini ve gazetecilerin buna ilişkin protesto yürüyüşünden dem vurmuştuk. O yürüyüşte taşınan dövizlerin üzerinde şunlar yazıyordu: “Çalışan gazeteciye cop, patrona hep hazırlop.”, “Patronlar paralarını, biz hayatımızı koyduk.”, “Hakikat kılıcı, kılıçlı patronların tepesinde…” Bir de Yaşar Kemal’in söz konusu yürüyüş için 3 gün boyunca çıkan “Basın” gazetesinde yayımlanan bir yazısı var, oradan alıntı yapalım: “Karşı koymanın, hak aramanın güzelliğindeydi her şey. (…) Bu hareket, birleşmenin zaferidir. Birleştikten sonra, haksızlığa uğrayanlar yüzde yüz birleştikten sonra, bu dünyada onları yenecek güç yoktur.”